Uzayda Sanat Var mı?

pinkfloyd3

“Şimdiki seyirci kitlesi beni deli ediyor, karşılarındaki süregelen dev gösteriye bakmak yerine cep telefonlarının küçücük ekranlarında çektikleri görüntüye bakmayı yeğliyorlar.” Roger Waters

 

Türk Dil Kurumu “belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişim” olarak açıklıyor ‘devrim’i. Sosyal öğretilerimiz ve tarih bilgimiz de ister istemez ‘ayaklanma, kan, yıkım, savaş’ kavramlarını çağrıştıyor bilinç altımızda. Haksız da değil, zira tarihi değiştiren onlarca kanlı devrim’e şahit oldu yaşlı gezegenimiz. Nice medeniyetler, sayısız devletler yıkıldı, sistemler değişti, insanlar öldü ve en çok da kendi çocuklarını yedi devrimler. Hayır, politik bir yazı değil bu; zira her devrim kanla ve acıyla yazılmıyor. Mikro ve makro düzeyde incelenebilecek onlarcası başka yöntemlerle yapılıyor, kimse zarar görmeden. Mesela liriklerle, mesela melodiyle. Tıpkı bu yazı dizisinde hatırlatmaya çalıştığımız efsane müzisyenlerin yaptığı gibi.

 

Sanıyorum bu sayı, yazısını en geç teslim eden benim, zira uzun süredir yapmak istediğim, ama bir türlü elimin varmadığı, cesaret edemediğim bir işe soyundum; Müzik tarihinin en büyük grubunu, Pink Floyd’u anlatmaya. Cesaret etmek zor, çünkü tarihin tüm müzisyenleri ve gruplarından ayrı, bambaşka bir yeri vardır Pink Floyd’un. Klişe bir söylem vardır ya hani “müzik ruhun gıdasıdır” diye, eğer öyle ise Pink Floyd şef aşçıdır. Eğer müziğin bir seviyesi var ise, Pink Floyd en üst çıtadır. Eğer müzik bir devrim ise, Pink Floyd ‘Che Guevara’dır.

 

“O günlerde Syd Barrett’den başkası bu tip bir şarkı yazamazdı ve bu da adamın beyninin bizimkilerden farklı çalıştığını gösteriyor.” Rick Wright

 

Pink Floyd efsanesinin temelleri, 1965 yılında Roger Waters ve Nick Mason tarafından atıldı. Bir yıl sonra Rick Wright’ın da katılımıyla  T-Set, Meggadeaths (Waters’ın en sevdiği isim), Abdabs gibi isim karasızlıklarıyla müzik yapmayı sürdürdüler. O zamanlar grup “Rhythm & Blues” olarak tanımlıyordu müziğini. Gerçekten de özellikle davul ve gitar alt yapıları, Jazz akorları üzerine idi. Bir süre sonra dağılan grup, Waters, Mason ve Right etrafında yeniden kurulurken Waters gruba Roger Keith “Syd” Barret’ı dahil etti. Bu olay, yepyeni ve gizemli bir ‘Rock İkonu’nun doğuşu idi. Yeni oluşuma isim arandığı dönemde Syd Barrett çok tanınmayan iki blues müzisyeni Pink Anderson ve Floyd Council’e olan hayranlığı nedeniyle grubu (ve kendi müziğini) ‘The Pink-Floyd Sound’ olarak adlandırıyordu. Ve bu nitelemeden çıkan iki kelime grubun adı olarak sanat tarihinin orta yerine yaldız harflerle kazınıyordu.

 

Pink Floyd’u diğer tüm gruplardan ayıran onlarca özellikten birisi, grubun her elemanının ustalık derecesinde enstrümanlarını çalabilmesi dışında, hepsinin şarkı söyleyebilme, şarkı sözü yazabilme ve beste yapabilme yeteneğinin olmasıydı. Tabii ki bu durum, ‘sanatçı egosu’ üzerine baskı yapıyor, hayata bakış açıları bire bir örtüşmeyen bu dahiler topluluğunun ilişkilerinin sürekli elektrikli olmasına sebep oluyordu. Öte yandan ilginç bir şekilde müzikal bir uyumları vardı ki eşsiz, benzersiz, sadece Pink Floyd’a has bir sound oluşturabiliyorlardı. Floydian’lar (yani Pink Floyd fanatikleri), grubu kimin domine ettiğine göre temelde üç dönemde algılarlar; Syd Barret dönemi, Roger Waters dönemi ve David Gilmour dönemi. Ayrı fraksiyonlar gibi gelebilir bunlar ilk bakışta, ama aslında her Floydian, her dönemini sever, sadece herkesin (benimkinin Roger Waters olması örneğindeki gibi) gruptaki kahramanı başkadır. Grubun kuruluş döneminin kahramanı Syd Barrett’dır. Henüz 18 yaşında olan bu genç adamın zekasının sıradışılığı, grubun kariyeri ve müzikal anlayışı için ciddi bir belirleyici olmuştur.

 

pinkfloyd2

Syd Barrett dönemi; Pink Floyd’un doğuşu

Müzik eğitimini Cambridge’de David Gilmour ile birlikte yapan Syd, Teknik okuldan sonra, Londra’ya resim okumaya gitti. Müzik ve resme ilk ilgi duyduğu andan itibaren Syd, bir yandan içki, sigara ve kadınlara merak saldı. İşte bu sıralar tüm gençlerin yaptığı gibi Syd’de uyuşturucu kullanmaya başladı. 1965’de bir sih tarikatı olan Sant Mant’a girdi, bu sadece bir yaz sürdü ve Syd uyuşturucuya geri döndü.

 

Pink Floyd’un yaptığı müzik türü genellikle Psychedelic veya Progressive Rock olarak nitelendirilir. Syd Barret’ın tanımı ise “Space-Rock” idi. Gerçekten de kullandıkları elektronik sesler ve efektler, ışık gösterileri, alışılmışın dışındaki müzikal kalıplar ve atmosferik sound’ları ile “uzaylı” bir müzikti onlarınki. Grup, tarzı ve görselleri çok iyi kullandıkları konserler ile Londra yer altının en önemli gruplarından biri haline gelmişti. 1967 tarihli İlk albümleri ‘The Piper at the Gates of Dawn’ bir şarkı dışında tamamen Barrett imzalıydı.

 

“Hakkında konuşulması kolay biri olduğumu sanmıyorum. Çok düzensiz bir kafam var. Ve ben olduğumu sandığınız hiç bir şey değilim.” Syd Barrett

 

Kompleks bir sound'a sahip bu albümden sonra Syd Barrett ruh sağlığını gittikçe kaybediyordu. Stüdyolara katılmayan, konserlerde iyi performans göstermeyen Barrett'in yanında grup elemanlarının arkadaşı David Gilmour da gitara alındı. ‘A Saucerful of Secrets’ grubun beş kişi ile yayınladığı tek albümdür. Sorunlarının artmasıyla sadece söz yazarı olarak grupla anlaşan Syd daha sonra gruptan ayrıldı.

 

Yeni Pink Floyd, uzun ve deneysel şarkılar üzerinde çalışıyordu. Vokalleri ise Waters, Gilmour ve Wright üçlüsü değişerek yapıyorlardı. Grup 1969'da ‘More’ filminin soundtrack'ini yaptı. Yine 1969'da  iki LP'lik albümleri ‘Ummagumma'yı çıkarmışlardı. 1970'de ‘Atom Heart Mother’ yayınlandı. Grup albümün ilk şarkısını 23 dakikalık bir beste olan ‘Atom Heart Mother’ı bir orkestrayla kaydederek oluşturmuştu. Grubun üç elemanının da solo eserleri ve bir tane daha deneysel parçadan oluşan albüm deneyselliği, tarsi ve ses efektleriyle Pink Floyd’un özünü oluşturacak elementlerin bulunduğu ilk albüm olmuştu. Grup 1971'de ‘Relics’ albümünü çıkardı ve ‘Zabriskie Point’ albümüne şarkılar verdi. Aynı yıl içinde bulunan ‘Echoes’ parçasıyla ve daha çok ses efektiyle dikkat çeken ‘Meddle’ yayınlandı. 1972'de çıkan ‘Obscured By Clouds’, "La Vallee" adlı filmin film müziğiydi. Albüm, Waters gruptan ayrılana dek David Gilmour'un son yazdığı sözleri içeriyordu.

 

Roger Waters dönemi;  Pink Floyd’un yükselişi

Grubun 1973 yılında, cinnet geçiren bir zihin temasındaki ‘Dark Side of the Moon’u piyasaya sürdü. Albümün mühendisliğini Alan Parsons yaptı. Albümde bütün parçaların sözleri Roger Waters tarafından yazılmış ve tematik şekilde birbirlerine bağlanmıştı. Waters grubun en çok okuyan, entellüktüel altyapısı en güçlü elemanıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarına doğan ve o dönem Britanya’sının tüm buhranlarını yaşayan çocuklardan kurulu grup artık dünya ve insan sorunlarına odaklanan ve tek bir konu ve ton etrafında yoğunlaşan bir müzik yapma yoluna girmişti. Grup 1974'de çıktığı Avrupa turnesinde üç yeni besteyle hayranlarının karşısına çıktı. Bu bestelerden birinde Gilmour tarafından çalınan bir gitar solosu Waters'a grubun eski üyesi ve kurucusu Syd Barrett'i hatırlattı ve tamamı Syd Barrett’a adanmış ‘Wish You Were Here (Keşke Burada Olsaydın)’ isimli unutulmaz albümün başlangıç noktası oldu. Albümdeki ‘Welcome To The Machine’ ve ‘Have A Cigar’ isimli şarkılar ise Barrett’ı (ve tüm grubu) yıldız yaparken bir yandan da kullanan ve zihinsel olarak çökerten müzik endüstrisine ağır bir eleştiriydi.

 

pinkfloyd

“Rock'n Roll tarihinde Syd önemli olabilir ya da olmayabilir ama Pink Floyd için insanların düşündüklerinden çok daha önemli. Kendimi yıllarca onun tehdidi altında hissettim. Ama o 'Wish You Were Here' kayıtlarında geldiğinde karşımda iri, şişman, kel, delirmiş bir insan buldum ve gözyaşlarımı tutamadım."  Roger Waters

 

Albüm kayıtları sırasında 6 yıldır haber alamadıkları Syd Barrett, vücudundaki tüm tüyler kazınmış, kilo almış, yarı deli ve pejmürde bir halde stüdyoyu ziyaret etmişti ancak grup elemanları önce Syd Barrett'i tanımamışlar, tanıyınca da gözyaşlarına boğulmuşlardı. Ona, besteledikleri şarkıları dinletmişlerdi ve daha sonra Barrett stüdyodan ayrılmıştı. Bu, grubun Barrett'i son kez gördüğü andı.

 

1977'de grup George Orwell'in ünlü eseri Hayvan Çiftliği'nden esinlenerek yazdığı ‘Animals’ albümünü çıkardı. Albümdeki ‘Pigs (domuzlar)’ politikacıları, ‘Dogs (köpekler)’ onların korumaları ve yakın çalışma arkadaşlarını, ‘Sheeps (koyunlar)’ seçmenlerini, ‘Pigs On The Wing (Kanatlı Domuzlar)’ ise akil insanları, anarşistleri sembolize eder. Albümde Gilmour ve Waters'ın birlikte yaptığı bir şarkı dışında yine her şarkı Roger Waters'a aitti..

 

Tüm zamanların en iyi müzik albümü; The Wall

 Bir turne esnasında bir hayranıyla kavga eden Roger Waters, kafasında seyirciyle kendisinin arasına bir duvar örme düşüncesini yaratmıştı. Daha sonra konsepti geliştirerek bir insanın tüm insanlara karşı olması olarak büyütmüştü. Kendi çocukluğu, babasına özlemi, sömürgeciliğe ve koloniciliğe karşı duruşu, eğitim sistemine, Teatcher hükümetine, kraliçeye, müzik endüstrisine bakışı gibi onlarca etken, Waters’ın dehası altında yoğrulup tüm ölümlülerin dinlemesi gereken bir müzik albümüne dönüştü; The Wall. Bu albüm biraz kendi yaşamından, çokça da Syd Barrett’dan esinlenerek yarattığı ‘Pink’ adındaki bir karakterin doğumundan, savaşta yitirdiği baba hasretiyle, aşırı korumacı bir anne ve saçma bir eğitim sisteminde öğütülerek büyümesini, duygusal hayatında yaşadığı ihanetleri, terkedilişini, müzik endüstrisi tarafından bir meta olarak sömürülmesini ve en sonunda da çıldırarak insanlarla kendi arasında bir duvar örüşünü  anlatan  eşsiz bir ‘konsept albüm’ örneğidir. Her bir notası ve harfi olağanüstü inceliklerle örülmüş bu album, son şarkının sonu ile ilk şarkının başının birbirine bağlandığı sonsuz bir döngüden oluşur. 1982 yılında ünlü yönetmen Alan Parker tarafından bu albümün (yine her ölümlünün izlemesi gereken) soyut anlatımlı bir filmi de yapılmıştır.

 

Mart 1983’de, The Wall albümünden çıkarılan parçalar ile yapılan ve aslında hikayenin bir nevi devamı sayılabilecek, savaş karşıtı bir çalışma olan ‘The Final Cut’ piyasaya çıktı. Bu dönem gruptaki kriz tavan yaptı. Waters’ın, Wright'ın albümde çalmasına izin vermeyişi ve Mason'ın da albümdeki bazı parçalarda çalmak istemeyişi sonucu kavgalar yaşandı ve çözülme süreci başladı. Bir süre sonra Waters ile Gilmour arasındaki anlaşmazlık sonucu Roger Waters grubu dağıttığını açıkladı. Ancak Gilmour, Pink Floyd adını devam ettirmek istedi, olay mahkemeye taşındı. Davayı Gilmour kazandı.

 

“Hiçbir şeyin aşırısına kaçmamak, işte ben böyle yaşıyorum. Ben işkence ve hayal kırıklığına uğramış ve bunları ruhundan dışarı dökmek zorunda olan biri değilim. Bunların hiç biri Rock’n’Roll’da iyi olmak için ön koşul değil.” David Gilmour

 

David Gilmour dönemi; Son günler

1987 yılında Roger Waters olmadan yaptıkları ilk albüm olan ‘A Momentary Lapse of Reason’ piyasaya çıktı. Ancak Waters'ın grubu dava edeceği yönündeki tehditleri sonucu, albümde Pink Floyd adı altında sadece David Gilmour ve Nick Mason çalmış, Rick Wright ise albümde çalan diğer sanatçılar arasında gösterilmişti. 1994'de Gilmour, Wright ve Mason ‘The Division Bell’ albümünü, 1995'de iki CD'den oluşan ‘P•U•L•S•E’ adlı konser albümünü çıkardı ve bu, grubun 2005 yılında tek seferlik olarak ‘Live 8’ konserleri için bir araya gelişine kadarki son kez görünüşü oldu. Syd Barrett, 7 Temmuz 2006'da, Richard Wright da 15 Eylül 2008’de kanser sonucu dolayı yaşamını yitirdi. David Gilmour gelen turne tekliflerini "Artık yaşım ilerledi. Pink Floyd'un stüdyo ve turne stresini kaldıramam" diyerek geri çevirmektedir. Bu açıklama, bir bakıma Pink Floyd'un ebedîyen dağıldığını ve bir daha birleşmeyeceğini göstermektedir.

 

“Bence bir şarkının, birden fazla anlamı olması iyi bir şey. Belki bu tür bir şarkı daha fazla insana ulaşır.” Syd Barrett

 

Pink Floyd, bir müzik grubu değil, bir ‘sanat grubu’dur. Sanatta sınırların olmadığını göstermiş, müziği ise bu sınırları yıkmak; tarihi, felsefeyi, duyguları, fikirleri anlatmak için bir araç olarak kullanmıştır. Endüstri’nin uygun gördüğü 4 dakika ortalamalı müzik kalıplarını yerle bir etmiş, emprovizasyon da içeren çok uzun ve deneysel şarkılar üretmiş, inanılmaz derinlikteki sözlerini başka gezegenden gelen seslerle birleştirerek her dinleyende (kendilerinin bolca tükettiği) LSD etkisi yapmıştır. Klasik anlayışı yenilikçilikle harmanlayarak bu gezegenin duyduğu en ilginç ve en güzel sesleri yaratmış, bu sesleri de doğaüstü ışık ve laser gösterileri, benzersiz ve zorlu sahne organizasyonlarıyla sunarak ‘konser’ kavramını değiştirmiştir. Pink Floyd üzerine söylenebilecek o kadar çok şey var ki, her dönemini anlatmak, özellikle The Wall albümünü yorumlamak için bile ayrı birer kitap yazılabilir. Ben ise buraya kısacık bir özet vermek zorunda kaldım, malum yerimiz dar. Dolayısıyla yarım asırlık bir mit’i, müziğin tanrısını anlatmaya çalışırken sürç-i lisan ettiysek affola…

 

PINK FLOYD’DAN DİNLEMEDEN ÖLMEYİN:

  • Comfortably Numb
  • Shine On You Crazy Diamond
  • Astronomy Domine
  • Money
  • Pigs On The Wing
  • The Trial
  • The Fletcher Memorial Home
  • On The Turning Away
  • What Do You Want From Me?
  • High Hopes



Sayı 9 (Temmuz - Ağustos 2012)

Bu yazı 3286 defa okundu.