Bir Rüya Gördüm, Hayr Olaydı...İstanbul’un İskenderi Varsa Adana’nın Aşil’i Var

 

 

 

adana_asil_Müziğin, mozaiğin, müzenin sözcük kökeni olan musa (*)...

 

Sabahın seherinde sesler duyuyorum derinden, tekrar tekrar adımı söyleyen, bir var gibi bir yok gibi, fısıltı gibi... “Musa Musa” diye sesleniyorlar, adeta hatırlatmak istercesine yine duyulur duyulmaz bir şeyi...

 

Musalar Beni Adana Müzesi’nde Bekliyor

Aslında biliyorum kimin seslendiğini, nasıl unutabilirim ki? Bu musa bizim musa. Yani sanatın her bir dalının esin perisi olan musa(*)... Hani sanatçıların hep gelmesini beklediği, gelince de dünyanın güzelleşmesini sağlayan musa... Aynı zamanda müziğin, mozaiğin, müzenin sözcük kökeni olan musa...

Niye mi sesleniyor bana? Çünkü müzede bekleniyormuşum. Güzel konuşma ve epik şiirin musası Kaliope mi, yoksa papirus tomarlı tarih musası Klio mu beni bekliyor  bilemiyorum...

Ama müzeye gitmem gerekiyor, orada beni neyin, kimin beklediğini bilmesem de, yalnız olmam gerektiğini biliyorum. Musalar biraz utangaçtır, geldikleri gibi gidiverirler, ne zaman geri döneceklerine de kendileri karar verirler. Hazır gelmişlerken kaçırmamalıyım diyorum ve hemen o gün öğlen saati müzeye gidiyorum.

Tam Adana müzesinin yaşlı merdivenlerini çıkarken, Kaliope kolumdan tutarak beni bir sarkofagosun yanına götürüyor. Sarkofagosun et yiyici anlamına gelmesi, pek hoşlanmasam da, başlı  başına bir yazı konusu aslında, ama konumuz o değil şimdi...

 

(*)Efsaneye göre Zeus, Apollon’un emrine 9 adet ilham perisi vermiş. Bu periler kendi alanlarında sanatçılara ilham verirlermiş. Bu perilerin isimleri muz veya musa olarak okunur. Museum yani müze kelimesi buradan türemiştir. Yani Museum “İlham Perileri Evi” anlamına gelir.

 

 

Sabahın seherinde sesler duyuyorum derinden, tekrar tekrar adımı söyleyen, bir var gibi bir yok gibi, fısıltı gibi... “Musa Musa” diye sesleniyorlar, adeta hatırlatmak istercesine yine duyulur duyulmaz bir şeyi...

 

 

_MG_7653Truva Kahramanı Aşil İle Konuştum

Beni bekleyen Aşil Lahti’ymiş, Musalar’a çağırtan da oymuş, derdi varmış, anlatmak istiyormuş. Bakıyorum, daha önce gördüm mü diye, merdivenin hemen yanıbaşında öylece duruyor. Attika tipi denen, mitolojik olayların anlatıldığı ve karışık canlıların tasvir edildiği bir lahit.Aramizda bir diyalog oluşuyor, nasıl olduğunu bilemediğim...

“Nerede kaldın? Hiçbir ölümlü beni bu kadar bekletemez.” diyor. “Tarsus’ta bir Romalı zenginin mezarı olduğum yeter artık! Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’ den bu yana benden bahsedilmiyor. Arayanım, soranım, bakanım, temizleyenim yok. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki İskender lahtinden ne eksiğim var benim, suçumuz Adana’da olmak mı?” diyor biraz sinirlice.

 

Aşil Bana İlyada’yı Anlattı

Sonra daha yumuşak bir sesle; “Biraz İlyada konuşalım mı?” diyor, belki konuşmayı özlemiş, belki de kendini tanıtma arzusunda, bense biraz merak, biraz şaşkınlıkla dinliyorum, hatta soru bile soruyorum arada...

Biliyor musun diyerek, başlıyor anlatmaya; “Atlı arabamı sürerken Truva Ovasında, ünlü çığlığımla düşmanlarıma korku saldığım zamanlarda, İlyada Destanı’nda anlatılan Orion Köpeği denilen bir yıldız vardı hani, yıldızların en parlağı, çok bela getirir zavallı insanlara, denmişti.

Yaşlı Priamos, ilk kez gördüğünde ovayı geçen Aşil’i, insanlara bela getiren Orion gibi parlıyordu (İlyada 22;25-31) diyerek tasvir etmişti beni. İşte öyle anıldığım günleri özlüyorum...”

 

”Uğursuz Orion yıldızının parlamasından kastettiğin nedir?” diye soruyorum merakla.

“Mısır’dır” diyor dikkatlice.” Yüz kapısı olan ve her kapısında bin beş yüz askerin olduğu Mısır’ dır ( İlyada 18; 148-155). Orion yıldızının parladığı günlerde, Nil Nehri taşar ve ovayı sinekler böcekler basar, hastalıklar kaplar. Tıpkı, Musa’nın Mısır’dan çıkmalarına müsaade etmeyen Firavuna lanetinde söylediği gibi (Exodus 8. Bölüm 16-32), bu dönemde açık havada bulunmak akıl karı değildir. Tıpkı, benim Truva Ovası’nda bulunduğumda, düşmanlarımın karşımda bulunmasının akıl karı olmaması gibi...” diyor, haklı da.

 

Sıçanlı Apollon Tapınağı

Sonra ben soruyorum, o da sabırla cevaplıyor. Peki diyorum, on yıllık kuşatma süresinde, bir de vebaya yakalandığınız söyleniyor, nasıl kurtuldunuz? Apollon Soter yani kurtarıcı Apollon sayesinde.”diyor şükranla.

“Sonra?” diyorum;

Çanakkale Gürpınar’da vebadan kurtulma anısına Apollon Sminteioni-Sıçanlı Apollon tapınağını yaptırdınız, değil mi?

“Vebadan kurtulma anısına, Apollon’a şükran adına yapıldı o.” diyor.

“Peki niye sıçanlı dediniz?” diyorum.

“Veba ile sıçan arasında ilinti var.” diyor.

Şaşırıyorum, o yıllardan bunu “Nereden biliyorsunuz?” diyorum o şaşkınlıkla...

”Bilmiyoruz ama hissediyoruz, hissetmek bilmekten daha önemlidir.” diyor filozofça. Truva Savaşı’nı bırakıp, istesen ülkene dönebilirdin.” diyorum, ısrarla...

Bana şöyle bir bakıp başlıyor anlatmaya: “Annem gümüş ayaklı Thetis, kaderimi iki seçenekli olarak sunmuştu.” diyor. “Eğer, Truva Savaşı’na katılırsam kısa ve onurlu bir yaşam sürecektim. Katılmazsam,  memleketimde uzun ancak ünsüz bir yaşam beni bekliyecekti. (İlyada  9; 410 )” diye açıklıyor.

 

Kısa ve Onurlu Yaşam

Dayanamayarak tekrar soruyorum;

“Kısa ve onurlu bir yaşam yerine uzun ve onurlu bir yaşam istenemez miydi?” diye. “Yani seni topuğundan yani Aşili’nden yaralayarak öldüren kargı hiç atılmayabilirdi, veya bebekken topuğundan tutulmadan ölümsüzlük nehri ‘Stinx’e batırılamaz mıydın?”* “Bu kaderdi ve seçme şansım yoktu.” diyor. “Benim isteğim kısa, onurlu ve ünlü bir yaşamdı ve gördüğün gibi halen biliniyorum, bu lahtin sayesinde Adanalılar da beni ve dönemimi hatırlayacaklar...

 

Adana Müzesi’nde gelenlerin ilgisizligi asıl sorunuydu.

Halbuki o ilk günkü kadar parlak, temiz ve bakımlı görünmek istiyordu.

 

 

“O nedenle, biraz da bu Sarkofagosdan bahsedelim.” diyor ve başlıyor anlatmaya... “Uzun kenarında,  öldürdüğüm Hector’un arabaya bağlı cenazesi görülmekte. Cenazeyi almaya babası Priamos gelmiş ve beraberinde kurtarmalıklar getirmişti. Priamos’un ordugahıma geldiğini hiç bir Akhalı görmemişti. (Tıpkı bin yıl sonra İsa’nın mezarının açılıp cenazesinin alınmasını, mezarın önünde bekleyen Romalı askerlerin görmemesi gibi.) Hermes hiç kimseye göstermeden Priamos’u ve hediyelerini getirmişti. Hektor’un cenazesini vermeyerek, onursuz bir öbür dünyaya mahkum etmeyi planlıyordum aslında.  Çünkü o köpek, kısa kenarda, cenazesi yıkanarak gömülmeye hazırlanması tasvir edilen, can dostum Patraklos’u öldürmekle kalmamış, cenazesine de hakaret amacı gütmüştü. Gerek Brises’in ısrarı, gerek Priamos’un yalvarması, daha çok da Afrodite’den korkum nedeniyle, kurtarmalıkları alıp, saygın bir ölüm için, cenazeyi verdim.” diyerek sözlerine devam etti. Ben de dinlemeye...

 

Aşil Müzede Sizleri Bekliyor

Aşil aslında, hem kendini gençlere anlatmak, hem de yaşadığı dönemi, yani tarihimizi bize anlatmak istiyordu. Adana Müzesinde ziyaretine gelenlerin azlığı, gelenlerin ilgisizligi asıl sorunuydu. Halbuki o ilk günkü kadar parlak, temiz ve bakımlı görünmek istiyordu. Tam haklısın diyecekken, rüyam bitti, uyandım. Aşil’ e haklısın, İstanbul’un İskender Lahti varsa, Adana’ mızın da Aşil Lahti var demek, bu rüyada söyleyemediğim sözler oldu, istememe rağmen... Bu rüyanın hayrolması, gereğinin yapılması için, bu sözleri söylemek de ödevimiz oldu.

*Efsaneye göre Aşil bebekken ölümsüzlük nehirine batırılıyor. Ancak onu ölümsüzlük nehrine batıran ayak bileğinden tuttuğu için, ancak bileğin arka kısmı olan Aşil tendonu bölümünden öldürülebiliyor.

 

 



Sayı 7 (Mart - Nisan 2012)

Bu yazı 3237 defa okundu.