Yasaklasak da mı Saklasak?


Festival kavramını geçen sayı tanımlamıştık bir sözlük anlamıyla. Aklı başında herkes de bilir ki festivaller önemlidir ve değerlidir. Önemlidir çünkü kent kültürünü yaşatır. Ve dahi kültüre dair gelenek ve görenekleri… Değerlidir çünkü kentin ulusal ve hatta uluslararası tanıtımını sağlar. Bir kent ne kadar tanınırsa o kadar çok turist gelir, o kadar çok yatırımcı gelir; kente bereket gelir.

Adana, tüm sahipsizliğine rağmen sahip olduğu rengarenk kültür skalası sebebiyle ülkenin en yaşanılası kentidir belki de. Ve bu çoklu kültürel yapısı sebebiyle ülke sanatına katkısı çok olduğu gibi çeşitli festivallerle kendi geleneklerini de yaşatmayı ve ülkenin dikkatini çekmeyi de başarır.

Dedik ya; sahipsizdir kentimiz. Buna rağmen direnir. Arada birileri çıkar; kenti sahiplenmeye çalışır. Bunlar genelde Adanalı değildir; resmi görevle gelmişlerdir ve dönemin iktidarını temsil ederler. Bir çoğu Adana kültürüne vakıf değildir, Adanalılığı da bilmez pek. Bunu anlamak kolaydır çünkü gelir gelmez icraatleriyle bunu bize hissettirirler. Adana’yı sahiplendikleri de yoktur ya esasında, ama öyle görünürler. Sahiplendikleri başka değerlerdir her zaman.

Direkten Dönen Festivaller

Yakın örneklerini üst üste yaşıyoruz son zamanlarda. Altın Koza Film Festivali iptalden son anda döndü malumunuz. Ve ne acaiptir ki izleyiciye kapalı, sessiz sedasız, manasız ve etkisiz bir festival olarak geçti gitti. Harcanan paraların büyüklüğünü tahmin etmek zor değil; ama yaşadığı kriz ve bulunan çözüm sebebiyle hiç bir fayda sağlamadı kente. Atılan taş, ürkütülen kuşa değmedi açıkçası.

Tam bu faciayı hazmetmeye çalışırken yeni bir tanesini yaşattılar bize ‘Rakı ve Kebap Festivali’ üzerinden. Bu festivalin kökenini ve tarihçesini dergimiz anlattı, bu yüzden uzun uzadıya bahsetmeme gerek yok tekrardan. Yüz yıldan fazladır insanlar Pazar sabahları Kazancılar Çarşısında kebabını, ciğerini yer, rakısını içer, tertemiz kalkar. Dünyada eşi olmayan bir gelenektir bu. Kimseyi üzen, inciten bir şey de değildir; yüz küsür senedir kentin ahlakını bozmuşluğu, felaketlere sürüklemişliği de yoktur. Tam tersine insanları sosyalleştiren, sabahın köründe bir sürü masanın birbirine jestler yaptığı, rakılar, kebaplar ikram ettiği, Adanalı için oldukça sıradan bir yemek kültürüdür.

Son üç yıldır iyi niyetli bir grup insanın girişimiyle ve sosyal medya’nın yardımıyla bu güzellik tüm ülkeye duyuruldu ve dendi ki “hadi gelin bir Pazar sabahı bunu hep birlikte yapalım”… Bu çağrı beklenenin çok üzerinde ilgi gördü ve ilk yıl binlerce kişinin, ikinci yıl tahmini 20.000 insanın katılımıyla devasa bir festivale dönüştü. Tarihi Büyüksaat Meydanı ve Kazancılar Çarşısı, neşe ve huzur içinde yiyen, içen, eğlenen insanlarla şenlendi. Tabii ki bunun kente büyük katkısı oldu; Adana ismi medyada daha çok yer almaya, bu nefis festival her yerde anlatılmaya, ülkenin dört bir yanından gelen insanlarla esnafı bayram ettirmeye başladı.

Fırsatçı Esnaf Felaketi

Tam buraya bir parantez açmak istiyorum. Benim ciğercim, benim kebapçım, benim tablacım, çaycım, tekel bayiim, tatlıcım, esnaf kardeşim; Sana sunulan bu nimeti fırsata dönüştürmeye çalıştın ya hemen, festivale en büyük darbeyi sen vuruyorsun. Bindiğin dalı kesiyorsun. Şımarıklık ederek fiyatları ikiye üçe atlamak senin gelirini arttırmayacak, orta ve uzun vadede işsiz ve müşterisiz kalmana sebep olacak, biliyor musun!.. Festivali organize eden gönüllü ve iyi niyetli insanlardan ricamız, seneye bir kaç hafta önce tüm esnafı tek tek gezerek uyarmaları ve bu ‘bir gecelik fahiş fiyat’ uyanıklığını peşinen önlemeleridir. Parantezi burada kapıyorum.

Ana konumuza dönersek; aylardır heyecanla bu festivalin hazırlığını yapan kent ve kentliye bir kaç hafta önce valilikten bir darbe indi. Medyada haberler dolaşmaya başladı “Valilik, Rakı ve Kebap Festivalini yasakladı” diye. Önce inanasımız gelmedi elbet. Çünkü bunun mantıklı hiç bir açıklaması yoktu. Yasaklamayı gerektirecek bir sebep de. Sebep olarak gösterilen şeyi tahmin etmemiz güç değildi elbette; Rakı festivali olması bazı kesimleri rahatsız etmişti. Ama dediğim gibi bunun herhangi bir mantığı yoktu, olamazdı. Ama birileri ‘Rakı’dan rahatsız oluyordu, korkuyordu. Oysa kararında içilen içkinin kimseye bir zararı olmadığı gibi, yararı da olduğu tıbbi bir gerçektir. Hele ki rakı sadece bir iç değil bir üslup, bir adap, bir kültürdür. Ağzınla ve adabınla içtiğin sürece ne sana zararı olur ne de başkasına.

Hayatım boyunca kimsenin kimseye zorla içki içirdiğini, ellerini kollarını bağlayıp ağzına rakı döktüğünü ne gördüm ne de duydum. Yani içki içmek tamamen keyfi bir eylemdir. Senin bir batıl inancın olabilir, kişisel tercihindir. Bu inanç gereği içki içmiyor da olabilirsin, bunu da anlarım. Sana asla zorla içki içirmeye çalışmam, kimse de yapmaz bunu zaten. Ama sen o inancı bana dayatmaya kalkarsan, senin gibi inanmamı, senin gibi yaşamamı beklersen, beni buna zorlarsan ben sana “hop, n’oluyor” derim. Nasıl ki ben seni içmeye zorlayamazsam sen de beni içmemeye zorlayamazsın. Bu benim kişisel hakkım ve özgürlüğümdür. Ve senin inancın, kanunun, tüzüğün benim özgürlüklerimi kısıtlamaya kalkarsa karşında koca bir insan yığını buluverirsin.

Nitekim de öyle oldu. Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan ve sayısız kültürle harmanlanmış; buna rağmen barış ve huzur içinde yaşamayı başaran, gericilikten her zaman uzak kalmayı başarmış pırıl pırıl Adanalı, minik bir inifal yarattı bu yasak karşısında. Neyse ki yerel yönetimden aklı başında birileri de olaya el koydu ve kriz, festivalin adını değiştirerek çözüldü. Bizim ‘Rakı Festivali’ oldu mu sana “Kebap ve Şalgam Festivali”… Neticede komik ve gereksiz bir uygulama oldu ama yine akıl, yine özgürlük kazandı.

Gerici zihniyetin mahalle baskısı bitmedi elbet. Birileri Internet üzerinden aleyhte imza kampanyası başlattı. Sanırım 32 kişilik ‘dev’ bir katılımcı kitlesine ulaştı o da. Yani bir yobazın daha elinde patladı ard niyeti. Fakat örgütlü cehalet yine rahat durmadı; bu sefer festival günü ve gecesi için bomba ihbarları, silahlı baskın tehdidleri başladı. Körfez krizinde atılan füzeleri görmek için sokaklara dökülen, kavgaya ikinci kat balkonundan balıklama atlayan mangal yürekli Adanalıyı bunlarla korkutacaklarını sandılar. O da olmadı tabii; festival binlerce insanın katılımıyla gerçekleşti.

Festivale Saldıran Neandertaller

Ve devreye son kozları girdi; Festivale katılanlara fiili saldırı yapmak, göz korkutmak. Üç tane yobaz, ellerinde pompalı tüfeklerle festival alanına daldılar. Bir tanesi o kalabalığın içinde havaya ateş açarken diğer ikisi ellerindeki sopalarla masalara vurmaya, insanlara saldımaya başladılar. Kısa bir şaşkınlık ve panik yaşandı; çünkü insanlar oraya eşleriyle, kız arkadaşlarıyla gelmişlerdi ve öncelikle onları güvenlik altına almaya çalıştılar. Şaşkınlığı atmalarına fırsat kalmadan polisler devreye girdi ve saldırganlarla yaşanan kısa bir kovalamaca sonrası ikisini yakaladı. Eğer polis bir müddet daha geç kalsa idi o üç kişi o kalabalıktan çıkamazdı muhtemelen. Çünkü bir yere baskın yapıyorsan, orada Adanalılar olup olmadığını, hele ki biraz da alkol alıp almadıklarını bilmende fayda var. Neyse ki korkulan olmadı, kimse incinmedi.

Ama bu olayın yine de düşündürücü yanları var. Öncelikle, binlerce insanın arasına tek bir tüfek ve iki sopayla girmeye cüret etmeleri, kimden ve neyden cesaret aldıkları hakkında akıllarda soru işaretleri bıraktı. Ve elbet gerçek amaçları da. Zira iki gün geçmeden tüfekle saldıran Neandertal’in sosyal medyada paylaştığı rakılı fotoları boyalı basına dahi düştü… Görünen amaç provokasyon yaratmak, insanları sindirmek ve festivalin tadını kaçırmak elbet, ama satır araları ile ilgili sayısız teorimiz de mevcut. Ülkemizde çok görülen ve hiç sevmediğimiz, utanç verici linç kültüründen bile korkmamalarının bir sebebi; güvendikleri kişi veya kurumlar olmalı.

Bu kişi veya kurumlar her kimse, provokasyonları da başarısız oldu. Akşamın erken saatlerinde başlayan festival, sabahın ilerleyen saatlerine kadar coşkuyla sürdü. Adanalılar ve misafirleri her zamanki gibi örnek bir davranış biçimi gösterdiler; geceyi hiç bir leke sürmeden, olaysız, kardeşçe, eğlenerek tamamladılar. Büyüksaat Meydanı ve Kazancılar çevresi o kadar kalabalıktı ki birbirine çarpmadan, sürtünmeden yürümek mümkün değildi. Binlerce ‘alkollü’ insan birbirine çarpsa da, sürtünse de, ite kaka ilerlese de birbirlerini hiç kırmadılar, gerilmediler; kimi zaman sevecen bir gülümseme ve baş selamıyla geçtiler, kimi zaman hiç tanımadıkları insanlara rakılarından ikram ettiler, kimi zaman ellerindeki içkileri birbirleri şerefine kaldırdılar, hiç tanımadıkları insanlarla kolkola halay çektiler, karşılıklı göbek attılar. Ve bu korunç izdihama rağmen kimse kimseye yan gözle bakmadı; kimse hanımları taciz etmedi, kavga-gürültü yaşanmadı, yankesicilik-hırsızlık olayı görünmedi. Tüm olumsuzluklara karşı direnen Adanalı ve kendi kültürünün biricik festivali, sayısız güzelliğe, dayanışmaya, eğlenceye sahne olarak tertemiz tamamlandı. İnsanlar eğlendi, yakınlaştı, kucaklaştı, esnaf sabaha kadar iş yaptı, para kazandı. Sosyal medya Adana ile doldu taştı, bir geceliğine de olsa herkes Adana’dan bahsetti, gelemeyenler gıpta etti; yani hedeflere bir bir ulaşıldı. Bu arada hak yemeyelim; festivalin gerçekleşmesi için emek veren Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün “Pilotlara Başarılar Dilerim” pankartı da geceye renk ve neşe kattı. Kim akıl ettiyse tebrik ederim. Bu mizahi ve hoşgörülü yaklaşımın diğer kesimlere de sirayet etmesini dilerim.

Her Yasak, İsyancısını Doğurur

Tekrar etmekte fayda var; bu tip organizasyonlar kent yaşamı için de, kent kültürü için de, kent tanıtımı için de son derece önemli. Bırakın yasaklamayı, el üstünde tutmanız; gerek hükümet, gerek yerel yönetimler, gerekse kent dinamiğini sağlayan sanayici ve esnaf tarafından nasıl daha iyisinin yapılacağı, ve hatta ulusalın ötesine geçirip, nasıl uluslararası hale getirileceği araştırılmalı. Ciddi emek ve mesai harcanmalı. Bakın Almanların OktoberFest’ine; ne demek istediğimi anlarsınız.

Herhangi bir şeyi, bir olayı, bir fikri yasaklamanın çözüm olmadığını bilmiyorsanız dünyadan, tarihten, hayattan bihaber kara cahil olmalısınız. Çünkü her yasak, isyancısını doğurur. Daha önce ilgi duymayan insanlar bile yasaklanan şeyin peşine düşer. Hele ki yasaklamaya çalıştığınız bir kentin kültürü ise bir daha düşünmelisiniz!.. Yasaklamak istediğiniz şey sanat, eğlence, kültür gibi motifler içeriyorsa tereddütsüz bu fikrinizden vazeçmelisiniz. Yasaklamak istediğiniz şey bir yaşam biçimi ise titreyip kendinize gelmelisiniz. Kendi inanç sisteminizi ve yaşam biçiminizi birilerine dayatıyorsanız; bu sizin sisteminizin ve biçiminizin yanlış olduğunun bir numaralı göstergesidir. O kadar yanlıştır ki zorbalık içeriyordur. O kadar yanlıştır ki dayatılmadan kabul ettirilemiyordur. O zaman yasaklama ve dayatmalardan önce kendi yaşam biçiminizi ve inanç sisteminizi gözden geçirmelisiniz.

Özetle; kent kültürü, akıl, mantık, sağduyu ve özgürlük bir kez daha kazandı. Adanalı, sırf bunun için gelen binlerce konuğuyla birlikte şahane bir festivale ev sahipliği yaptı. Bakalım önümüzdeki yıllarda erkler yeni ayak oyunları ve yasaklar mı icat edecekler, yoksa akıllıca davranıp kente katkısı tartışılamayacak bu festivale orijinal ismi ve orijinal ruhu ile sahip çıkmayı, değer üretmeyi ve faydalı olmayı mı seçecekler. Adana ve ülke tarihine adlarını “hizmet veren, kente katkısı olan yöneticiler” olarak mı yoksa “Adanalının sevmediği, kentin önünü kesen, gerici ve yasakçı yöneticiler” olarak mı yazdıracaklar, göreceğiz.

 




Sayı 30 (Ocak - Şubat 2016)

Bu yazı 1128 defa okundu.