Yaşadığımız Kentler, Yaşayamayan İnsanlar

Ne zaman yeni bir kente seyahate çıkacak olsak, çantamıza fotoğraf makinemizi eklemeyi unutmayız. Gittiğimiz şehirdeki müzeleri gezer, heykellerini inceler, köprülerini fotoğraflarız. Yolda yürürken bile caddelere, binalara göz gezdirir; mimarisi, tarihi ve kültürü hakkında ufak ipuçları ararız. Yıllardır orada yaşayanların, hatta her gün önünden geçenlerin bile fark etmediği ayrıntıları fark ederiz bir heykelde, bir köprüde, bir kemerde... Bazen sitem ettiğimiz bile olur; ''Yaşadıkları kentin kıymetini bilmiyorlar'' diye.
 
Peki ya biz? 
Farkında mıyız nasıl bir kentte yaşadığımızı? Şimdi kapatalım gözlerimizi ve bir düşünelim. Belki de çoğumuz yıllardır oturduğumuz apartman duvarlarının ne renk olduğunu hatırlamayacaktır. Peki ya mutfak duvarları? Ya da her öğlen yemek yediğiniz masa? Bunlar yine küçük önemsiz şeyler. Kaçımız hatırlıyor işten eve giderken altından geçtiği kemeri? Kaç tane köprüden geçiyoruz dönüş yolunda? Bizim bulvarda hiç heykel var mıydı? O kadar otomatikleşmiş bir şekilde yaşarız ki kendi şehirlerimizde, çoğu zaman yabancı bir misafirimiz gelince fark ederiz aslında orada bir heykel olduğunu veya köprünün ayağındaki tableti... 
 
Bazen bir turist gibi gezmek gerekir kendi kentimizi de... Nasıl ki İspanya'ya gidince 2000 yaşındaki ''Cordoba Roma Köprüsü''nü gezerken dikkat kesiliyorsun; her bir taşını, her bir kapısını dakikalarca inceliyor bir de üzerinde yürüyebilmek için girişinde bilet alıyorsun... İşte kendi kentindeki, aynı yaştaki ''Taşköprü''yü de bu dikkatle incelemen gerekir. Kaç tane ayağı var, üzerinde ne desenler var, hangi dönemde yapılmış, kim yapmış... Üstelik üzerinde gezmek bedava, öyle bilete falan gerek yok...
 
Farkında mıyız?
Sadece tarihi yerler de değil önemli olan. İşten eve giderken önünden geçtiğimiz güzelliklerin farkında mıyız? Günde kaç bin Adanalı geçer Dilberler Sekisi'nden? Ya da Çukurova Üniversitesi yolundaki setin üzerinden? Baro Tesisleri'nin önünden yokuş aşağı Çatalan'a baktın mı hiç alıcı gözle? Peki ya bir cumartesi cıvıllığında Ziyapaşa'ya, ya da bir sabah ezanında? Kaç tane kent biliyorsun dünyada içinden koca bir nehir geçen? Berisinde koca bir deniz, ötesinde karlı sıra dağlar? Her ikisi de birer saatlik yolda... 
 
Kim burada yaşamak ister?
Ne zaman iyi bir Adana fotoğrafı görsem kendime pay biçerim. ''İşte ben burada yaşıyorum'' diye böbürlenmeden yapamam. İnternete yükleyip hava basasım gelir. Çoğu New York fotoğrafından iyidir bizim fotoğraflarımız hatta Paris, Barselona veya Yağmurlu Londra'nınkinden... Ama neden sadece fotoğraflarda görürüz? Ara sıra Adana'da yeni bir dizi çekilir, yahut bir film ya da bir fotoğraf sergisi… Herkes ondan bahseder. Adana'nın görüntülerinden... Ne kadar güzel olduğundan... ''Bakmak'' ile ''görmek'' arasındaki fark mıdır her gün önünden geçtiğimiz güzellikleri sadece karelerde fark etmek? Yoksa ''yaşamak'' değil de ''yaşlanmak'' mıdır bizim yaptığımız? Belki de yaşadığımız kente daha yakından bakmalıyız. Sadece yaşamayı bırakıp, yaşadığımız kenti farkına varmalıyız. Böylece biz de ''yaşadığı şehri sevenler''den de öte, ''sevdiği şehirde yaşayanlar''ın kervanına katılabiliriz.
 
 
**Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Milliyet Güney gazetesinde "Benim ''Güneşli Adana''m, Senin ''Yağmurlu Londra''nı Döver..." ismiyle yayınlanmıştır.
** Fotoğraflar için Pelin Emrahoğlu'na teşekkürler
 
 



SAYI 35 (Kasım- Aralık 2016)

Bu yazı 1282 defa okundu.