FUTBOL’UN PATRONLARI: KULÜP BAŞKANLARI ve KULÜP YÖNETİCİLERİ

 
“Güç, futbola zahmetsiz bir sorumluluk yüklediği ve hatta kitleleri aptallaştırmanın şeytani sorumluluğunu da onun üstüne attığı için hiç de rahatsızlık duymamaktadır.”  (Jean Baudrillard, Sessiz Çoğunlukların Gölgesinde)
 
Büyük işadamlarının veya belediye başkanlarının durduk yerde kulüplerin başına geçip trilyonlarca lirayı futbola yatırmasının ardında sadece futbol aşkı mı vardır! Ya da FIFA’nın ünlü eski başkanı Havelange’nin FIFA’nın başına geçmek için su gibi para akıtmasının nedeni neydi?
 
Yönetilen sınıflar, futbol sayesinde başarı duygusunu tadarlar. Bu kişiler futbol sayesinde birlik bütünlük, aidiyet gibi duygularla ezilen ve kendi değersiz benliklerini daha üst bir kaynağa sunarlar. Yöneten sınıflarsa futbolun bu özelliklerini toplumun nabzını tutmak için kullanırlar. Tıpkı Roma imparatorlarının düzenledikleri gösteriler gibi. Ancak günümüz dünyasında  medyanın yarattığı farklılıklar, bu ayrımı ortadan kaldırmaya başlamıştır. Artık futbol kulüpleri kendi sermayelerine sahiptir, menkul kıymet olarak değerlenmekte, para kazanmakta ve bağlı sektörlere para ve sermaye kazandırmaktadırlar. Artık futbol basit bir yöneten-yönetilen sınıf formülüne sığmaz. Futbol kulüplerinin yönetimi, gerek nüfuz gerek servet sağlayıcı olarak işadamlarının doğrudan ilgisini çekmektedir.
 
Genellikle iş dünyasından veya belediye başkanlıklarından gelip kulüp başkanı veya  yönetici olan kişilerin kulüplerin başına geçip futbolun içine girdikten sonra çoğunlukla aynı taraftar gibi sağduyudan yoksun düpedüz sokak kültürüyle özdeşleşebilecek tavır ve davranışlara girmeleri acaba uluslararası ilişkilerini de sürdürenler aynı kişiler mi sorusunu sorduruyor insana? İnsan ister istemez bu durumdan kuşkulanıyor. Birileri bizi kandırıyor mu? İş yöneticiliğinde profesyonel davranan bu insanlar iş kulüp yöneticiliğine gelince neden bu kadar amatör davranabiliyorlar. Bu kişiler kulüp başkanı olduktan sonra sadece başkan olarak kalmıyor. Aynı zamanda teknik direktöre maça çıkacak on birin listesini veriyor veya devre arasında soyunma odasına girerek taktik veriyor. Her yerde onlar boy gösteriyor. Gücün ve paranın aynı kişide olması birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Çünkü güç ile para birlikte yaşarken güç ile ahlâk veya para ile ahlâkın bir arada yaşama olasılığı yoktur. Ya gücü paylaşacak ve demokratlaşacaksınız veya çürümenin ve yozlaşmanın itici gücü olacaksınız.  Bugün geldiğimiz noktada bir şeyleri düşünmek veya tersini yapmak artık geç oldu. Bir çok şeyi sil baştan yapmak gerekecek ki buna da kimsenin cesareti yok. Kulüp başkanları veya yöneticilerinin çoğunlukla futbol adına takımı şampiyon yapmak için yaptıkları; sporun etik değerlerini yok sayma, demagoji, kurnazlık, saldırganlık ve tehdit etmedir.  Genellikle hoşgörüden uzak, olsa olsa horgörülüdürler.
 
Ülkemizde kulüp başkanlarının veya yöneticilerinin maçtan önce, maçtan sonra veya devre arasında soyunma odalarına  girmesi oyuncular ve teknik direktörler açısından psikolojik açıdan ilkelliktir.  Başkan veya yöneticiler maçtan sonra sadece bir kutlama yapacaklarsa  veya takımı teselli edeceklerse girmelidirler.  Ama maç öncesi devre arası veya maçtan sonra başkan veya yöneticilerin içeri girmesi teknik direktörlerin veya futbolcuların hiç istemedikleri şeydir. Güçlü teknik adamlar zaten böyle bir olaya kesinlikle izin vermezler. Yasaklayamayanlar, ya nezakettendir veya daha olasılıkla çekindikleri içindir. Ülkemizde başkanlar sıklıkla soyunma odasına girerler. Ve takımı orada oyunculara kızarak, bağırarak veya tehdit ederek motive ederler. Takım eğer ikinci yarıda durumu kurtarmışsa medya tarafından bu başkanın ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir. Eğer maç kaybedilmişse maçı başkanın bile kurtaramamıştır. Avrupa’da ise başkanın soyunma odasına  girmesi büyük bir olaydır.  Ortada mutlaka çok ciddi bir problem vardır veya başkanın başvurmak zorunda kaldığı son çaredir.  
 
Büyük takımların kendi iç dünyalarında çıkardıkları savaş, futbola olumsuz bir kültür olarak kök salmış ve  bundan diğer takımlarda nasibini almıştır. Bu kültür yozlaşmış, çürümeyi içselleştirmiş ve tuhaf bir bulaşıcı kültür olarak tüm kulüplerimizi sarmış durumdadır. Herhangi bir kulüp başkanının aynı zamanda bir  “işveren” konumunda sözleşme yaptığı futbolcularını gerekirse cezalandıracağını, kulüpten uzaklaştıracağını, onların kulüple her türlü ilişkilerini keseceğini söylemesi ve bazen bunu uygulamaya sokması var olan  futbol  kültürünün  iyice tartışılmasını  gerektiriyor. Kulüp başkanlarının futbolcuları bir birey olarak görmediği, işler iyi gittiği zaman  onları sırtları sıvazlanacak, ancak işler ters gittiği zaman tokatlanacak veya kovulacak  çocuklar olarak görmeleri   futbolcularımızın haklarından ve futbolumuzun hala  düşünsel profesyonellikten ne kadar uzak  ta olduğunu gösteriyor.  Profesyonel oldukları halde bir mesleki örgütlenmeleri olmayan futbolcular, ancak bir çatı altında toplandıklarında istedikleri zaman  kültürel çöküş içinde olan kulüp yöneticileri tarafından kulaklarından tutulup dışarı atılmayacaklardır. 
Yöneticiler, kendilerine oklar yönelmesin diye başarı veya başarısızlıkta taraftarı hep haklı görürler. Takım yenilmiş, antrenör ve yöneticiler istifaya çağrılmış, futbolcuların  otobüsü taşlanmış, rakip takım stadyumdan çıkan olaylar nedeniyle henüz çıkamamış, holiganlar kıstırdıkları oyuncuları kendi takımları da dahil olmak üzere dövmeye kalkışmış … Tüm bunlara rağmen yöneticilere  göre “taraftar haklıdır”.  Spor kültürüyle hiçbir ilgisi olamayan küçük grupların yarattığı şiddeti, yöneticiler, kendilerine yönelmesin diye taraftarı her zaman haklı görerek bir noktada var olan şiddeti daha da arttırıyorlar.  Futbol ekonomisi içinde ödenen paranın karşılığı çoğunlukla yoktur.  Ödenen paranın karşılığı olmadığı zaman bu kara paraya giriyor ki buda  şiddete haklılık kazandırıyor! Futbolu serbest piyasanın azgın dişlileri arasına aldığımızda verilen paraların karşılığı aranmalıdır. Ama futbol sonuçta  bir tarafın kazanıp diğer tarafın kaybedeceği bir kültür, bir gönül ve sevda işidir.  Hep kazanma isteği futbolun bu güzelliğini almaktadır.
 
1993 ve  1994 yıllarında dünya futbolunu yönetenlerden bazılarının vergi kaçırdığının saptanması üzerine futbolun toplumda sadece gerilimi düşürmekle kalmadığı aynı zamanda vergi kaçırmak veya haksız kazanç sağlamak  için de iyi bir yol olduğu  saptanıyordu. O zamandan bu zamana bu iş kulüp yöneticilerinin esas uğraş alanı haline geliyordu. Artık futbol kulüplerinin eskiden olduğu gibi  futbolcuların ve taraftarların olduğu dönem kapanmıştı. Şimdi kulüpler artık cebi para dolu olan veya  yükselmek isteyen veya şehrin belediye başkanı olduğunda kendini takımında sahibi  zanneden siyasetçilerin olmuştu. Eskiden kulüp başkanları ve futbolcular ellerinde kireçler sahanın kenar çizgilerini beraber çizerlerdi.  Bugün kulüpler ellerindeki büyük paralar sayesinde takıma bir katkı sağlayıp sağlamayacağı belli olmayan  futbolcularla kontrat imzalamakla, maçların yayın hakkını satan birer anonim şirketler haline getirilerek, her şeyi paraya çevirmek veya para kazanmak için devleti kazıklamayı, halkı aldatmayı, iş ve ahlak kurallarını hiçe sayan bir kuruluş haline gelmiştir. Üstelik bu kulüplerin yöneticileri işledikleri bu suçlardan dolayı hiçbir yaptırım görmemektedir.  Profesyonel futbolun dokunulmazlığı vardır.  Dünyada FIFA’nın üzerinde ceza verebilecek bir kuruluş yoktur.  FIFA’nın adaleti kendinedir.  İşin kötü tarafı yöneticilerin çarptığını bilen taraftarların: “Yöneticiler bizim için çalıyorlar, takımı şampiyon yapsınlar yeter.” demeleri işin daha da acı tarafıdır. Son yıllarda bu konuda ortaya çıkan skandalların artık çuvala sığmadığı görülmektedir. İtalya, Polonya, Brezilya ve Fransa gibi bir çok ülkeden  sonra ülkemizde de bir çok kulüp yöneticilerinin sorgulanmaya başlanması futboldaki bu gidişin en azından iyi bir gidiş olmadığını göstermesi açısında iyi olmuştur. 
 
Günümüzde  marketinglere ve sponsorlara tamamen bağımlı olan futbol kulüplerinin büyük şirketler grubu oluşturan halkalardan biri haline gelmelerine şaşmamak gerekir. Artık özellikle Avrupa olmak üzere bir çok büyük kulüp uluslararası şirketlerin bir parçası haline gelmiştir. Ülkemizde ise kulüpler herhangi bir şirkete doğrudan bağlı olmayan, genellikle siyasette ya da ticarette pek başarı elde edememiş kimseler tarafından yönetilmektedir. Bu sıradan insanlar popüler olmak için futbolu bir araç olarak kullanmaktadırlar. 
 



SAYI 35 (Kasım- Aralık 2016)

Bu yazı 1106 defa okundu.