Birkaç Hırsızlık Öyküsü, Müzeler Ve... Bir Ülkenin Bağımsızlığı

Bu kez sizlere birkaç hırsızlık öyküsü anlatacağım. Dünyada olabilecek en büyük hırsızlıkların öyküleri bunlar. Çalınanlar ise milyar dolar veya sterlinler değil, ülkeler...

 

Halikarnas Hırsızı
 

Birinci öykümüz günümüzün gözde sayfiye yeri Bodrum'da geçiyor. Yıl 1852... Bodrum’un o zamanki ismi Halikarnas... Ve daha Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaç sürgüne gelmediğinden buraları kimse tanımıyor. Ama C.T . Newton isimli bir İngiliz Halikarnas'ı çok iyi biliyor. Hem sadece görülen güzelliklerini değil, görünmeyenleri de...
 
Aslında Newton'un ilgilendiği şey Halikarnas değil, Halikarnas Mezarlığı... Bir de günümüzde Bodrum Kalesi olarak ünlenen Halikarnas Kalesi.
 
Öykü şöyle;
 
Bodrumluların hala kullandiğı antik mezarlıkta çok sayıda heykel olduğunu fark eden Newton, Halikarnas Anıt Mezarı'nda kazı yapmak üzere padişahtan izin ister. O zamanki Asar-ı Atika yani Eski Eserler Kanunu'na göre bulduğu eserlerin üçte biri kendisine ait olacaktır. Kalanları ise parayla satın alabiliyor. Tabi ki 19. yüzyılın fakir Türkiyesi'nde sterlin ile ödenen küçük paralar, insanların gözünde kocaman olduğu için, eserlerin neredeyse hepsi yurtdışına çıkabiliyor.
Osmanlı Newton'a üç yıl izin vermiyor. Ama Newton izinsizliği takmadan mezarlıkta ve kiraladığı evlerin zemin katlarında fütursuzca kazılarına devam ediyor. Bu çalışmalarının sonucunda dünya tarihinin en önemli eserlerini çıkartıyor. Daha sonra da çıkarılan izinle, “taş olanları alabilirler” mantığının bir ürünü olarak meşhur Halikarnas aslanlarını Halikarnas kalesindeki yerlerinden söküyor.


Halikarnas Aslanı



Halikarnas’tan çikan eserlerden sadece bir kısmı



Şimdi bu eserler Londra'da British Museum'da çok görkemli bir salonda, muhakkak görülmesi gereken eserler işaretiyle sergileniyor. Sergi salonunun duvarında da bir hırsızın fotoğrafı var. Newton'un... Fotoğrafın altında ise “kahraman” yazıyor.

 

Hırsız mı Kahraman mı?
 

İkinci öykümüz ise Fethiye-Kaş yolunun 65. kilometresinde bulunan Xsantos ve Letoon antik kentleriyle ilgili. Bunlar UNESCO tarafından dünya mirası eserler olarak kaydedilmişler.
Çukurova'nın o zamanki başkenti Anavarza'da doğmuş olan,  şair Ovidius'un anlattığı bir öyküye göre Letoon, Zeus'tan hamile kalan Leto'nun adına kurulmuş. Kentte en eski yerleşim izleri MÖ 7. yüzyıla kadar gidiyor. Xsantos ise o dönemde denizkızlarının yurdu olarak bilinmekte. Bu yüzden “Nereidler (Deniz Kızları) Ülkesi” olarak anılmakta. 
1838 yılında bu iki kentin kalıntıları kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde olmalarına rağmen, Charles Fellows isimli bir adam buraları karış karış dolaşıyor ve neredeyse toprak üzerinde duran taşınabilir tüm malzemeyi Patara'ya yanaşan İngiliz savaş gemilerine doldurarak yurtdışına götürüyor. Hazindir ki hiç bir kimse niye götürüyorsunuz diye sormadığı gibi, dev savaş gemilerinin  sahilimize yanaşmasına da ses çıkaramıyor.


Nerenidler Anıtı

Günümüzde  British Museum Lykya Salonu'na girdiğinizde hayranlıkla izleyeceğiniz Nereidler Anıtı ve rölyefler işte bu iki antik şehirden  kaçırılan eserlerden oluşur. British Museum'un en görkemli salonlarından biri de Lykya Salonu'dur. Bu salonun duvarında da bir hırsızın fotoğrafı asılıdır ve yine fotoğrafın altında “kahraman” yazar.


British Museum Lykya Salonu- Nerenidler Anıtı

 

Elgin Mermerleri
 

Üçüncü öykümüzde biraz değişiklik var ama yine de bizi çok derinden etkileyici bir öykü. Değişiklik bu kez mekanımızın Atina olması... Yani günümüz sınırları dışında bir yer. Ama 1800 yılında orası da bir Osmanlı toprağı. O yıllarda İngiltere'nin İstanbul büyükelçi yardımcısı Lord Elgin Atina Akropolü ile çok ilgileniyor. Bir gurup sanatçı(!) ile birlikte tapınak ve etrafındaki antik eserlerin çizimlerini yapıyor. O sırada Akropol bir Osmanlı askeri alanı. Hatta cephanelik. Bu yüzden Akropol'ün askeri görevlisi Lord Elgin'e zorluk çıkarıyor. Ama heyhat! Birden bire padişahtan bir ferman geliyor;
“Orada bulunan söz konusu 5 sanatçı, incelenen yer olan Atina Kalesi'ne girip çıkarak çalışacaklar, kadim tapınağın etrafına iskele kurarak eserlerin üzerindeki süslemelerin ve şekillerin, tebeşir ya da alçı ile kopyalarını çıkaracaklar veya diğer harabelerin ölçülerini alacaklar, yıkıntı ve döküntüler arasında yazılı taşlar aramak için gerekli buldukları durumda kazı yapacaklar.”

 

Taş İse Götürebilirler
 

Kısacası padişah tebasına “Lord Elgin'e karışmayın!” diyor. Ancak sadece “karışmayın” demekle kalmayıp devam ediyor;
“Ve hiç kimse iskelelerine veya araçlarına karışmayacak, üzerlerinde yazı ve şekil olan taş parçalarını alıp götürmelerine engel olmayacak.”
Bu fermanın açıkça söylediği İngilizlerin her türlü taş eseri götürebilir olduğudur. Ve yazıdaki detaylardan bellidir ki, büyükelçilikten bir şahıs, Osmanlı bir yetkilinin yanına oturup, yazıyı Lord Elgin ne yapacaksa ona izin verecek şekilde dikte ettirmiştir. 
Günümüzde ise Biritish Museum'un bir kaç dönümlük en büyük salonu Elgin Mermerleri adıyla Atina'dan çıkarılan bu eserlere ayrılmıştır.
Lord Elgin şerefine ise sadece bir duvar değil, daha küçük olsa da koca bir salon tefriş edilmiştir.


British Museum Akropol Salonu

 

Avrupa'daki Anadolu... Amerika'daki Adana...
 

Öyküler burada bitmez...British Museum'u gezdiğinizde görürsünüz ki o zaman ki Osmanlı topraklarından kaçırılan eserler geriye verilse British Museum'da neredeyse hiç bir şey kalmaz. Veya başka bir ifadeyle dönemin Osmanlısı'na ait bir müze ziyaret etmek istiyorsanız ne İstanbul'a ne de Ankara'ya gideceksiniz, gitmeniz gereken ilk şehir Londra'dır. Arkasından da Berlin (Bergama Müzesi),Viyana (Efes Müzesi),Moskova (Puşkin Müzesi Truva Salonu), Paris (Louvre Müzesi) ve Newyork (Metropolitan Müzesi Klikya-Adana Salonu) seyahatleri yapabilirsiniz.

 

Demiryolu ve Fotoğraf Makinesi
 

Görüldüğü gibi 19 yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk 15 senesi Osmanlı toprakları yabancı gezgin-ajanlar tarafından karış karış dolaşılarak araştırılmış. Bu işlem için ise teknolojinin iki önemli yeniliği kullanılmış. Biri demiryolu, diğeri ise fotoğraf makinesi.
Yabancılar tarafından inşa edilen demiryollarının madenler ve tarihi eserlerin kenarından geçmesi, hem buralara ulaşılabilirliği artırmakta, hem de kazı imkanlarını sağlamaktaydı. 


Efes Antik Kenti kazılırken


Demiryolu inşaatı sırasında rastlanan  değeri olabilecek şeylerin fotoğrafları çekilerek uzmanlara gösteriliyor, pazarlıklar bu fotoğraflar üzerinden yapılıyor, eğer buldukları işe yarar bir şeyse kazı yapılarak yurtdışına kaçırılıyordu. Türkiye'nin ilk demiryolunun Efes ve Bergama Harabeleri'nin bulunduğu bölgede açılmış olması tesadüften öte bir olaydır. Nitekim Efes Antik Kenti bir demiryolu görevlisi olan John T. Wood tarafından yurtdışına kaçırılmıştır. Onun da bir heykeli Viyana’daki Efes Müzesi’nde “Kahraman” ibaresiyle durmaktadır.
Osmanlı'yı yıkıp, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesini sağlayan, “Ortadoğu'nun Kraliçesi” diye de anılan İngiliz ajanı Getrude Bell'in fotoğraf arşivi ve gezi rotaları incelenirse bu yazdıklarımız daha iyi anlaşılacaktır.



Getrude Bell’in Taşköprü üzerinden bir Adana fotoğrafı
 

Müze ve Vatan
 

Burada akla bir soru gelecektir. Önemli bulduğum bu soru şöyle;
“Bir ülke (örneğin İngiltere) sadece müze oluşturmak gibi romantik bir sebeple böylesine sistematik, zor ve pahalı girişimlerde niye bulunur?”
Bunun altında yatan gerçek ise müzelerin herkes tarafından bilinen çok önemli kültürel görevlerinin yanında, iktidar göstergesinin bir parçası,  iktidar mücadelesinin de bir aracı olmasıdır. 
Üzerinde güneş batmayan bir dünya imparatorluğu iddiasındaki bir devletin, dünyanın her tarafından toplanmış ve insanlığın geçmişinin tapusu sayılabilecek tarihi eserlere  sahiplenmek istemesi kadar siyaseten doğru bir istek olamaz. 
Hele sadece bugünü değil, tüm geleceği planlayan bir devlet anlayışına sahipsen, gelecekte sahiplenmeyi düşündüğün yerlerin geçmişini biriktireceksin ki, “niye” diye sorduklarında birer tapu gibi onları göstereceksin.
Nitekim Yunanistan'ın İngilizler'den destek alarak Anadolu'yu işgal etmesi;1800-1915 yılları arasında Anadolu'dan toplanan tarihi eserlerin yorumu sonucu oluşturulan tezlere dayandırılmıştır. Onlara göre; Anadolu 2500 yıl önceden beri Yunan toprağıdır. Bu durumun şahidi de müzelerdeki (çoğu British Museum) tarihi kalıntılardır.

 

İki Kahraman; Atatürk ve Osman Hamdi
 

Atatürk ise savaşın içinde olmalarına rağmen, Hattuşaş'ı kazdırıp, Anadolu'da Likya'dan önce de uygarlıkların (Eti-Hitit Uygarlığı) olduğunu ispatlayarak akıllıca bir karşı hamle yapmıştır. Ve bu karşı hamlenin nihai zaferdeki rolü büyüktür.
Ve yine ulusal müzeciliğin kurucusu sayılan Osman Hamdi bu açıdan bakıldığında sadece bir entelektüel değil, aynı zamanda bir kahramandır.


Türkiye’de ilk Türk kazılarını Osman Hamdi Bey başlattı

Gelecekte de, tarihine sahip çıkanların dünyanın şekillenmesinde daha çok söz hakkına sahip olacağı açıktır. Bu da  hepimizin “Müze” kavramına bir de bu yönden bakmamızı gerekli kılar.  




Sayı 22 (Eylül - Ekim 2014)

Bu yazı 2771 defa okundu.