Bir Zamanlar Adana - “ Seyhan Nehri Çocukları “

 

“ Adana bahçelerin bağların kenti olduğu günlerde yüzme kanallarda öğrenilirdi. Kanala, Irmağa, Göl’e gitmek, Adana çocuklarının yaşam yolundaki ilk maceralarını ilk hayat tecrübelerini oluştururdu. “ Fevzi Acevit

 

Adana‘da yaz eylül sonuna kadardır.

Ekim’le birlikte yapraklar ve yağmurlar düşmeye başlar.
Gerçekten de öyledir, kış kısadır Adana’da.

Su ve Güneş Kenti Adana, yaz ve bahar beldesidir aynı zamanda.
Güneyde bahar, başka yerlerdekilere benzemez. 

Nisan ortalarına doğru tüm güney beldeleri bir başka olur. 

Dallarda ve kırlarda çiçek çiçek gelir bahar... Etkisi ve coşkusu farklıdır... Portakal, turunç, limon çiçeklerinin havasını parfümlediği Adana, rüzgarın gönüllere estiği bir şehir olur bahar aylarında... Ve Güney rüzgarları aşk ve üretim rüzgarlarıdır; duyguları ve hayatı yeniler.


“ Sahi, Adana’ya Güneş’in kozmik ışıkları farklı mı düşüyor? “


Bir gün, Adanalı olmayan, ancak şehrimizde yaşayan bir dost merakla sormuştu:

“ Adana’dan çok sanatçı çıkıyor... 

Sahi Adana’ya Güneş’in kozmik ışınları farklı mı düşüyor?.. ”

Öyledir, farklı bir şehirdir Adana. 

Bereketli toprakların merkezidir. 

Yalnız toprağının değil, yetiştirdiği insanlarının bereketiyle de özel bir beldedir.

 

Sevgili okurlarım,

Bir zamanlar Adana daha güzeldi.

Küçüktü... Yollarının çoğu topraktı. Ama, Adana daha güzeldi.

“ Yollar topraksa çamur olmaz mı? “  diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Evet, yağış sonraları yollar çamur olurdu. Ama o yılların Adana’sı, merkezinde de yeşildi. 

Yeni İstasyonu geçtiniz mi, bağların bahçelerin kenti Adana başlardı. 

(Yeni İstasyon, şimdiki Adana Garı’dır. Eski İstasyon ise kullanılmamaktadır.)

 

Hint incirlerinin sınırlarını beklediği bağlarda incir, üzüm, erik, elma, meyvadan yana ne arasan bulurdun. Bahçelerde ise mevsiminde portakal mandalina olurdu. 

Evlerin etrafında küçüklü büyüklü bahçeler vardı. 

Yeşil ile yerleşim iç içeydi bir zamanlar Adana’da...

Allah günahımızı affetsin! 

Okuldan kaçıp kanala ya da göle yüzmeye gidip dönerken, dallarından erik kopardığımız bahçeler bağlar işte oralardı.

Irmağa gitmemize büyüklerimiz çok kızarlardı. (Irmak, Seyhan Nehri’dir.)

Haksızda sayılmazlardı. 

Akıntılı suları ve burgaçları ile tehlikeliydi Seyhan Nehri. 

Yalnızca suları mı tehlikeliydi? Hayır... Kıyılarında gezen bazı tehlikeli insanlarıyla da çocuklar ve gençler için riskliydi oraları.

 

Biz yüzmeye daha çok kanala giderdik.

Çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığımız yıllarda, yüzmeye gidilebilen iki kanal vardı; birine büyük ötekine küçük kanal derdik aramızda. 

(Küçük Kanal artık yok. Büyük kanal ise artık tek değil.)

Adana çocuklarının çoğu yüzmeyi oralarda...

O kanallardan bağ bahçe sulansın diye akıtılan sularda öğrenmiştir. 

Kavga etmeyi kendini savunmayı da oralarda öğrenmiştir, dersek, yanlış söylemiş olmayız.

 

Kanallarda daha çok köprülerin yanında yüzerdik.

Suyu dağıtan sifonlu köprüler öncelikli tercihimizdi. 

Çünkü bent oluşuruyordu. Bendin arkasındaki durgun sularda kendimizi havuzda yüzüyormuş gibi hissediyorduk. Kanaldan akan sular sifonu alttan geçiyor öteki uçtan köpürerek güçlü bir akıntı oluşturarak çıkıyordu. Yüzmeyi henüz öğrenememiş çocuklar için bir nimetti o köpüren çılgın akıntılı sular. Suyun akıntısı sizi adeta kucağına alıyor, hızla taşıyarak biraz ileride durgunlaşan suların koynuna kadar taşıyordu. Kanal kenarından seddeye tormanıyor, köpüren sulara hadi bir daha deyip dalıyorduk.

 

Kanal Çeteleri

 

Keyfliydi o köpük köpük ve müthiş bir hızla akan sularda yüzmek.

Ama, insan olan her yerde olduğu gibi orada da tehlike vardı. 

Kötülüğün eli oralarda da dolaşıyordu.

Mesela cep yoklayıcı çocuklar vardı. Bir tür çeteydiler... Daha savunmasız durumda olan çocukların paralarını gözleri önünde çalarlardı. Ses çıkarır direnirse, üçü beşi bir olur parasını çaldıkları çocuklara bir de dayak atarlardı.

Biz de grup oluşturarak giderdik kanala. 

Çakılarımızı da yanımıza almayı unutmadan yapardık bunu.

Bir gözümüz kenardaki elbiselerimizde tetikte yüzerdik.

Bazen de hükümet adamları (polis, daha çokta bekçiler) gelirdi. 

Çünkü kanalda yüzmek yasaktı.

Boğulma olaylarını önlemek için alınmış bir tedbirdi, ama para etmiyordu.

Onlara karşı da bizim tedbirimiz hazırdı: Elbiselerimizi bohça yapıp kenara öyle koyardık... “ Bekçi geliyor! “ uyarısını aldık mı, kapardık elbise bohçalarımızı, bekçiler bize ulaşamadan suya dalardık. Elbiseler mi? Hayır onları ıslatmadan, bir elimizle yukarda tutarak yüzmeyi çoktaan öğrenmiştik. Bekçiler hangi istikametten geliyora onun ters tarafında kalan kıyıya yüzer savuşurduk bağların bahçelerin arasından.

Mayo mu.. Ne mayosu!? Beyaz donluların plajlarıydı kanallar ve göl...

Halen de yer yer öyle değil midir?

 

Erik, İncir, Üzüm Koparmanın Dayanılmaz Çekiciliği

 

Adana’da erikler olgunlaşırken havalar da ısınmaya başlamış olurdu.

Yani yüzme mevsimini açmış olurduk biz Adana çocukları.

Kanal ya da yeni Baraj Gölü dönüşü, enerjimizi son damlasına kadar harcamış halde olurduk... Ve nasılda aç olurduk o sırada. 

Bizim ev Şakirpaşa Havaalanı’nın karşısına düşen bir mevkideydi. 

Kanala gidip dönebilmek için uzun bir yol katetmek gerekiyordu.

Dönüşte, 4. Sifonlu Köprü’den, bağların arasından, yola koyulurduk. Büyük Kanal’ın 4. ve 5. köprüleri Yeşilevlerin kuzeyinde Cinali’nin yukarılarındaki yöreye düşerdi. 

Bağların arasındaki dar dere yatakları doğal ve daha kestirme yollar oluşturuyordu. 

Oralardan yürürdük. Sel sularını alıp götüren yataklardı oraları. Zemin çakıllı milliydi. 

Kenar kısımlarında sık dallı böğürtlenler yetişirdi. 

Uzanır kızarmış ya da kararmış böğürtlenleri toplar iştahla ağzımıza atardık. 

Hint incirlerinin dikenleri battı mı sadece acıtmaz yakar da... İşte o korkutucu dikenli yaprakların arasından meyvalarını koparır, çakılarımızla, dikenlerinin ellerimize batmasına aldırmadan bir güzel  ayıklar iştahla yerdik. 

Midemiz kazınırken çokta güzel giderdi. 

Eğer aylardan ağustos ise incir  zamanıdır. Biz Seyhan Nehri çocuklarının nezdinde artık dikenli meyvaların modası geçmiş olurdu. Bağlarda Adana karası üzüm olurdu, dallarda ise incir. Süzülürdük incir ağaçlarının asmaların dalları arasına beyaz lop incirleri Adana karası üzümleri indirirdik midelerimize. Bu arada yaz elmaları da toplar yolda hem gider hem de afiyetle yerdik. Nasılda güzel gelirdi tadı...

Bazen de risk gerçekleşirdi.

Bağ bekçisi ya da sahibi bizi farketti mi, kopardık... 

(Kopardık Adanaca’dır; yatırıp kaçardık, demek oluyor...)

Bir kaç çocuk ya da genç kaçışıverirdik.

Bağ bahçe sahipleri de zaten öyle uzun uzadıya kovalamazlardı. Bağdan çıkmamız onlar için yeterli olurdu. Belliydi ki, kaçırmak için bağırır, maksat hasıl olunca da kovalamayı bırakırlardı. 

 

Seyhan derinize damgasını basar!

 

Evlerimize ulaştığımızda, bir başka tehlike bizi bekliyor olurdu. 

Babalarımız, dayılarımız kanala gittiğimizi uyandılar mı, cezadan kurtuluşun yolu yoktu.

Peki nasıl anlarlardı?

Seyhan Nehri’nin suları bizi ele verirdi. Nasıl mı? Sularının bıraktığı izle. 

Seyhan suyunda yüzdünüz mü, damgasını basardı derinize.

Cildiniz üzerinde öyle bir iz bırakırdı ki, yıkasanızda bir süre gitmezdi.

Bunu bilen büyüklerimiz, bizi karşılarına diker, “ Doğru söyle ırmağa kanala gittin mi. “ diye sorgularlardı. 

Yemin kasem etsekte...” Valla gitmedik!” diye tuttursakta, yemezlerdi. 

Uzanır kolumuzu çemirleyiverir, tırnaklarıyla cildimizin üzerine bir de çizik attılar mı yalanımız dökülürdü ortaya... Beyaz değil... gri de değil... hamur rengi bir iz... “ Ben kanala gittim yüzdüm” itirafını sessiz sedasız yapıverirdi.

 

Ya işte öyleydi...

Kendi başına yüzme öğrenmek, kolay işlerden değildi yani! 

Çünkü ucunda kavga edip hırpalanmak, baba, amca ya da dayı sopası yemek de vardı. 

Ceza gördük diye gitmez miydik kanala göle yüzmeye?..

Nerdee... Giderdik, hem de nasıl! 

Sonra da bizi ihbar etmesinler diye annemize kızkardeşimize yağ çekerdik. 

Onlar söylemezlerse, akşam işten eve yorgun dönen büyüklerimiz nerden bileceklerdi ki!?

 

Değerli okurlarım, o Adana bambaşkaydı.

O Adana artık yok...

Bağların bahçelerin şehrinin yerini betonlaşan Adana teslim aldı.

Oysa Adana, apartmanların değil, etrafı bahçeli villaların kenti olmalıydı.

Yol yetmezliği yaşayan, otoparkı bulunmayan, kent merkezi zor yaşanılan çile bölgesine dönmüş Adana’yı ortaya çıkaranlar günü kurtarmaya teslim olan yönetim anlayışı sahipleridir, haksız rant kolay kazanç arayışlarının peşinde koşanlardır.

İşte onlar günümüzdeki haline getirdiler Adanamızı.

Ve elbette yazık oldu!




Sayı 15 (Temmuz - Ağustos) 2013

Bu yazı 3616 defa okundu.