Bezm-i Elest (İnsan İle Allah Arasındaki Zaman Öncesi Sözleşme)

 
Hem varsınız hem de yok...Hem teksiniz hem de çok.
Zamansız mekansız boyuttasınız, orada bir tanıklık üstlendiniz, 
Bir sözleşme yaptınız, gurbetin yollarına düşünce o ahdi unuttunuz...
O sözü kime, nerede verdik; bilmek mi istiyorsunuz?
Katılın anlama yolculuğuna birlikte öğrenelim. 
 

Anlamak

Aziz Anselmus, 
"Anlamak için inanıyorum" demiş.

 
Ünlü Bilgin Stephen Hawking, "Mutluluk, anlamaktır" diyor.

 
Okurlarımızla birlikte yaptığımız da budur aslında.
Anlama yolculuğu... Aradığımız; "Nasıl var olduk, kimiz, niçin varız ?" 
sorusunun cevapları.
 

"Oku"

Öğrenmeden anlayabilir miyiz?
Elbette hayır. Okumak, öğrenmenin yoludur.
Öyle olmasaydı  Kur’an’daki Tanrısal ilk buyruk “OKU!” olur muydu?! 
( Kur’an, Alak Suresi, 1 )
 

İnsan

İnsan nedir?.. Görkemli büyüklüklerin evreninde yazgısı 
silinip-sönmek olan soluk bir ışıma mıdır insan?..
 
Ya da insan, menzillerini ve varış ufkunu Tanrı’nın belirlediği 
bir sonsuzluk yolcusu mudur?
 
İnsan varoluşu sorgular, sonsuzluğu umut eder. Gönlünde ölümsüzlük hülyasını yaşatır.
Ve insan ikilemlerini kendisi üretir. Sonsuzu algılayabildiği halde kendini sınırlıya hapseder.
Varoluşu beş duyu ile algılayıp- anlamayı yeterli bulur. 
Böylece duyular ötesi algılamanın ufkuna kanat açmayı unutur.
Oysa yüzlerce renkten sadece yedisini görebilir...Binlerce sesten çok azını işitir...Ancak insan tüm noksanlıkları ve yanılgılarına rağmen yer yüzü üzerinde kendini ve sonsuzu akıl edebilen tek varlıktır; kendini tanımaya-anlamaya uğraşır, yaşam macerasının sırlarını çözmeye çabalar.
 
*   *   *
 
Değerli okurlarım yazı dizimizin bu bölümünde insanın ruhani yolculuğunu incelemeye başlayacağız.
İlahi boyuttaki Bezm-i Elest diyaloğunu, insan ile Tanrı arasında akdedilen zaman öncesi sözleşmeyi 
(Mîsak) anlamaya çalışacağız.  Önce konu bağlantılı olan bilgileri kısaca anımsayalım:
 

Zaman Ve Mekân 

Zaman ve uzay evrenin boyutlarıdır.
Zamanın mahiyetinin ne olduğu sorusu düşünce dünyasını derinden meşgul etmiştir. 
Burada bu konunun detayına girmeyeceğiz, ancak şu kadarını anımsatalım: 
Biz insanlar zamanı, geçmişten geleceğe doğru akan olaylar dizisi halinde algılarız. 
Ancak bilinmelidir ki *zaman, bundan ibaret değildir: Zamanın geçmişten geleceğe akıyor 
şeklindeki algılanması bizim bulunduğumuz boyut için geçerli olan bir haldir.
 
*   *   *
 
Mekân denilince; evreni anlıyoruz. 
Big Bang Kuramı evrenin doğuşunu, yani mekânın nasıl oluştuğunu, şöyle anlatıyor:
13 milyar 700 milyon yıl kadar önce, *hiçlikte, bir zerre noktacık belirir. 
Güneş ufka çekilip yer yüzüne gölgeler inerken gökyüzünün derinlerinden çıkıp 
gelerek ışıyan o görkemli evren işte o gizemli zerreden fışkırarak ortaya çıkar. 
Zerre noktacığın yoklukta belirip ışıdığı o an da zamanın başlangıcıdır. 
 
.............................................................................................................................................
*Hiçlik:  "Hiçlik kavramı insan idrakinin, aklının ve düşüncesinin tümüyle ötesindedir.   
O, ‘bilinen ya da idrak edilebilen tüm niteliklerin yokluğu‘ olarak açıklanır.. 
O tanımsızdır, bilinen her şeyin ötesindedir."
.............................................................................................................................................
 

Göklerin ve Yerin Yaratılışı

Evren yaratılmadan önce ne vardı? 
Yaratılmış hiç bir şey yoktu; ne zaman ne de mekân vardı. 
Sonsuzlukta yalnızca Tanrı’nın Ruhu dalgalanıyordu.  
Sadece O vardı: Yüce Allah...
 
*    *    *
 
Bilimin anlattığı evrenin varoluş öyküsünü yukarda kısaca paylaşmıştık. 
Şimdi Kur’an’a ve Kutsal Kitap’a gidelim göklerin ve yerin yaratılışını bir de onlardan öğrenelim:

*    *    *
 
Evren yaratılmadan önce ne vardı? 
Yaratılmış hiç bir şey yoktu; ne zaman ne de mekân vardı. 
Sonsuzlukta Tanrı’nın Ruhu dalgalanıyordu.  Sadece O vardı: Yüce Allah...
 
Bakara Suresi, 117. Ayet: 
“ (O) Göklerin yerin yaratıcısıdır. 
 (Allah)  bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sadece ‘ ol ‘ der, o da hemen oluverir. “ 
 
Ayet *meali, Allah’ın, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu bildiriyor. 
Ve Allah’ın yaratma iradesinin sonlu varlıklar âlemine ( evrene) nasıl tezahür ettiğini haber veriyor:  
Allah bir şeyi  yaratmayı isteyip-düşündüğü anda ( ki Tanrı düşündüğü anda ( ol ) diye buyurmuş oluyor)  o olur.  
İşte içinden uzay ve zamanın doğacağı kozmik tohum, - ayette anlatıldığı gibi - Yaratıcı iradenin tecellisiyle, boşlukta, bir zerre nokta halinde belirmiştir. Ve günümüzde idrak ettiğimiz devasa büyüklüklerin evreni, işte o minicik enerji küresinden fışkırarak ortaya çıkmıştır.
 
( Bilgi: *Meal: mana, kavram, mefhum anlamındadır. Kur’an ayetlerinin tercüme edilip anlamlandırılmış hali, ayet meali, şeklinde ifade edilir. Tecelli: Görünme, belirme; Tezahür: (zuhûr’dan) meydana çıkma, gözükme, belirme anlamlarındadır.) 
 
Devam edelim....
Evren genişliyor peki sonra neler oluyor?

 
Madde oluşuyor:
 
* Zariyat Suresi, 47:  
* "Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz."
Atom altı parçacıklar çılgın bir hızla çarpışarak atomları, molekülleri giderek maddeyi oluşturmakta, gaz bulutu halindeki evren an be an genişlemektedir.
Madde oluşuyor, devamında neler oluyor?
 
Madde oluşuyor, devamında neler oluyor?

 
Galaksiler meydana geliyor:

 
* Kur’an, Fussilet Suresi, 11: 
"Sonra (Allah) duman halinde olan göğe yöneldi..."
 
*Enbiya Suresi 30: 
"İnkâr edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi. 
Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık."
 
Göklerle yerin ayrılması, evrendeki denge düzeninin kurulması yaratış ve oluş sürecinin 
bir başka aşamaya ulaşması demektir. Evren an be an genişleyecek her şey zamanla tedricen 
gelişerek oluşacaktır. Ve bu işleyiş Tanrı’nın irade ettiği yasalara tabi halde gerçekleşecektir.
O yasalar ki; “şaşmadan-değişmeden” işler. 
Kur’an söz konusu yasaları Sünnetullah kavramı ile bildiriyor.
Biz insanlar onları, doğa kanunları şeklinde algılıyoruz. 
Böylece  yekpare gaz halindeki  evreni oluşturacak olan madde, Allah’ın yürürlüğe koyduğu 
yasaların işleyişi ile ayrılıyor; gezegenler, yıldızlar, galaksiler  oluşuyor. 
Her biri bir küme meydana getirecek şekilde ayrılarak evrendeki yerlerini alıyorlar. 
Evren hızı artarak genişlemekte yaratış ve oluş kesintisiz devam etmektedir.

 
Güneş Sistemi ve Dünya:

 
Enbiya, 33:
"Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. 
Her biri bir yörüngede yüzer."
Yukarıda anlatılan süreç zarfında Güneş Sistemi ve Dünya Gezegeni de artık oluşmuştur. 
Allah yer yüzü üzerindeki her canlı şeyi – insanı da - sudan yaratır.
 
.............................................................................................................................................
Açıklama: Yazı dizimizi takip eden okurlarımız. özetlediğimiz konuları önceki yazılarımızda okudukları için, neden tekrar ediliyor, diyerek sorgulayabilirler: Sebebi şudur: Konuyu bu yazımızdan itibaren okuyacak okurlarımız için bağlantılı bilgileri özetleyerek veriyoruz. Ayrıca  Elest Meclisi sırrı ile  evrenin ve insanın varoluşu birbirleriyle bağlantılı konulardır. –F A
.............................................................................................................................................

 
Zamanlı Boyut İle Zamansız Boyut Farkı:
 
Değerli okurlarım şimdi işaret edeceğimiz hususa önemle dikkat ediniz:
İçinden evrenin doğacağı enerji küresi boşlukta birden belirerek ortaya çıkmıştı. Ancak evrenin oluşması halen; 
ani fışkırışlarla değil, tedricen meydana gelen oluşlar-yapılanmalar halinde devam ediyor. Demek oluyor ki Yüce Tanrı evreni yaratırken, onun yapısına,  dengesini kurup-koruyacak yasaları da kendiliğinden işleyecek biçimde yerleştirmiştir. Uzay- Zaman Boyutu ve Tedriç Yasası bunlardan ikisidir.  
Hatırlatalım:  Allah yanında her şey;  O, yaratmayı düşündüğü anda ( potansiyel varlıklar halinde ) oluyor, tamamlanıyor. Ancak bu Allah katında geçerli olan durumdur. 
Allah’ın yarattığı şeylerin sonlu varlıklar âlemi olan kainatımıza cismani varlıklar halinde yansımaları ise; olmuş-bitmiş  halde değil, olmakta olan olaylar dizisi halinde görünerek aksetmektedir. Yani evrende ve elbette dünyamızda da; her oluş, belli bir zaman dilimini kullanarak ortaya çıkmakta ve yine her şey tedricen gelişerek olgunlaşmaktadır.
Bu durum bulunduğumuz evrenin zamanlı boyutu içinde geçerli olan bir haldir.
Aşağıda yer alan ayet mealindeki “ Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde/altı evrede yaratan...” ifadesi  de yine,  sözünü ettiğimiz  o aynı gerçeği haber vermektedir; Allah’ın gökleri ve yeri altı evrede yaratması bizim zamanlı boyuttaki algımıza göredir. Allah’ın yanında ise her şey, tüm sonuçlarıyla olmuş-bitmiştir:
 
Araf Suresi 54. Ayet: 
“ Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde /altı evrede yaratan, sonra *tahtına kurulup gündüzü, onu durmadan kovalayan gece ile örten; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna baş eğdiren Allah’tır. İyi bilin, yaratma ve buyruk O’na aittir. Alemlerin Rabbi Allah yücedir. “ 
 
* ( Ayette geçen “tahtına kurulup “ ifadesinden;  bildiğimiz bilemediğimiz âlemlerin tamamında ne varsa hepsinin, her şeyin, Cenabı Allah’ın Kudreti ile var edildiği ve O’nun egemenliği (buyruğu ) altında olduğu hususu anlaşılmalıdır.  Yoksa hâşâ Allah her hangi bir mekandaki bir tahtta oturuyor değildir. Burada taht, sembolik olarak Cenabı Hakk’ın kudretini ifade eder. - F.A)
 
Göklerin ve yerin yaratılışını bir de Kitabı Mukaddes ayetlerinden görelim:

 
Eski Ahit’e Göre Göğün ve Yerin Yaratılışı: 
 
Kitabı Mukaddes, Yaratılış Bölümü:
1: "Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı."
2: "Yer boştu, yer yüzü şekilleri yoktu;* engin karanlıklarla 
    kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu."
3: "Tanrı ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu."
4: "Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı."
 
Başlangıçta *engin karanlıklarla kaplıdır. Yüce Tanrı, "Işık olsun" diye buyurur, ışık olur...
Tanrı "Işığın iyi" olduğunu görür, ışık ile  karanlığı ayırır
 
*( 2. Ayette geçen “ engin “ kavramı  ile, hiçlik ya da boşluk (vakum) kastediliyor olsa gerek...Nitekim Big Bang kuramının anlattığı, boşlukta beliren ve genişleyerek evreni oluşturacak olan enerji küreciği de  hiçlikte birdenbire belirmişti. Kur’an’da haber verilen ile Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan aynıdır: 
Kur’an, Tanrı “ OL  dedi, oldu” diyor; Kitabı-ı Mukaddes’te de, “ Tanrı Işık olsun! “ diye buyurdu, ışık oldu, şeklinde haber veriliyor. -F.A ) 
 
Kitabı Mukaddes ayetleri Tanrı’nın başlangıçta göğü ve yeri yarattığını, ışık ile karanlığı ayırdığını haber veriyor.  
(Bu ayetlerden Allah’ın  âlemdeki kutuplu düzeni nasıl takdir ettiğinin bilgisini de almış oluyoruz) 
Ayetlerde geçen ışık ile karanlık  kavramlarını; hem fiziki ve hem de sembolik anlamlarıyla birlikte düşünmek gerekir:  Işık ile karanlık sembolleri, yeryüzü üzerindeki iyi ile kötü; güzel ile çirkin; doğru-yanlış gibi ve benzeri kutupların çatışmasına dolayısıyla bundan doğan diyalektiğe dikkat çekmekte, yaşadığımız âlemin kutuplu düzenini haber vermektedir.
Yaratıcı tezahürün yansıdığı kainat aynasında zaman, evren, insan velhasıl  mevcudat ( yaratılmış varlıklar âlemi ) işte böyle doğar.
Peki ya insan?..
Onun kainat sahnesindeki var oluş sırrı ve üstlendiği rol nedir?
 

Allah’ın Yaratışı

Değerli okurlarım,
Allah’ın yaratışını anlayabilmek için aklımızda tutmamız gereken anahtar bilgi; *Allah indinde zaman ve mekân olmadığı hususudur. Allah’ın yaratması, bir resmin tualde tüm detaylarıyla bir anda belirivermesi gibidir:
 “ O, ‘ OL ‘ deyince olur. “ ayetinin haber verdiği budur. Allah, bizim çokluk âlemi ( milyarlarca trilyonlarca nesneler) halinde algıladığımız her şeyi, yaratmayı isteyip-tasarladığı anda; başlangıcı, gelişimi ve sonu (kaderi) ile birlikte yaratmış olmaktadır. 
 
.............................................................................................................................................
BİLGİ: *( İnd: Yan, taraf , yön, kat anlamındadır. İnd-Allah şeklinde ifade edildiğinde, Allah yanında, katında anlamını verir. Tanrısal olanı, dünyevi kavramlarla anlatmaya çalışmaktan doğan bu çelişkili durumdan kaçınmanın imkanı yok. Allah indinde ifadesinden, Yüce Tanrı’nın ayrı bir mekânda bulunduğu anlamı  katiyen çıkarılmamalıdır!
.............................................................................................................................................

 
Demek oluyor ki;  Allah’ın aklında (tasarımında) olmuş-bitmiş olan, sonlu varlıklar âlemi evrene ( zaman ve mekan boyutuna), olmakta olan olaylar halinde yansımaktadır.
Şöyle sorulabilir:  "Hem olmuş bitmiş, hem de olmakta-oluşmakta olan nasıl olabilir?"
Anahtar bilgiyi anımsayalım: 
Allah katında zaman mekân yoktur; başlangıç ya da son da yoktur; her şey başlangıcıyla, gelişmesi ve sonu ile Allah’tadır ve her şey hem olmuş bitmiştir hem de olmaktadır. 
Bu hal, biz insanların algısına göre elbette bir paradokstur. Ama, Tanrısal Hakikat de hiç kuşkusuz budur.
Kainat aynasında aksedip görünenler; Cenabı Allah’ın yaratma iradesinin tecelli ve tezahürleridir. 

 

Tanrısal Tezahür

Değerli okurlarım, tasavvuf düşüncesi yoktan yaratmadan söz etmez; Allah’ın kudretinin tecelli ve tezahürleri halinde ortaya çıkan bir varoluştan söz eder. Tasavvuf ehli bu hali, Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının  âleme (evrene ya da evrenlere) tecelli etmesi şeklinde açıklıyor.  Biz insanlar o Tanrısal tecelli ve tezahürleri geçmişten geleceğe birbirini izleyerek akan olaylar zinciri halinde görür ve öyle algılarız...
 
Bu, içinde bulunduğumuz zaman-mekan boyutunda geçerlidir. 
Biz yaratılmış varlıklar için söz konusudur.  Allah için söz konusu olamaz. 
Çünkü Tanrı için zaman ve mekân tasavvur edilemez. 
Allah’ın mahiyetini (Özünü, Zatını) insan aklı bilemez:  
Tanrı hem her yerdedir hem de hiç bir yerde. 
Bu sebeple Yüce Tanrı’yı anarken, “ O, paradoksların paradoksudur”  da derler. 
Bu deyiş bir bakıma aklın sınırlarını çizen bir itiraftır. 
Çünkü akla göre imkansız ve çelişkili olan, İlahi Hakikate göre, var ve geçerlidir. 
Paradoksal görünüm de işte bundan doğmaktadır. Peki, Allah’ı hiç bir şekilde mi görüp-hissedemeyiz?
Tanrı’yı, O’nun yaratışının görünümleri olan eserlerinde gözlemleyerek - görebiliriz.
Doğa ,Tanrısal tasarımın yansımalarından ibarettir. Bir çiçeğin taç yapraklarında ya da göğün derinliklerinde ışıldayan evrende gördüklerimiz; Allah’ın yaratma eyleminin sonuçlarıdır. 
Ve O’nu ancak aşkla sezer-hissederiz. 
Rahmeti, sevgisi, koruması üzerimize tecelli ettiğinde, Rahman’ı, gönlümüzün içinde duyumsarız. 
O anda Allah bizimledir...
Ve yine o anda Allah hem her yerdedir ve hem de hiç bir yerde.
 
*   *   *
 
Şu soru zihinlere takılabilir: 
“ Biz insanlar hayatın akışı içinde çok sayıda tercih yapıyoruz. Yaptığımız tercihlere göre de bir takım sonuçlarla karşılaşıyoruz...Allah yaratmak istediği şeyi, tasarladığı anda, bütün sonuçlarıyla yaratıp tamamlanmış hale getirdiğine göre; dünya yaşamımız sırasında yaptığımız farklı tercihlerimizden doğan farklı sonuçları nasıl açıklayabiliriz?  “
Değerli okurlarım, kutuplu dünyada yaşıyoruz. Seçenekler arasında tercih yapma zorunluluğu var. 
Tanrı, sonsuz ihtimalleri ( sebepleri) yaratırken sonuçlarını da birlikte yaratıyor. 
Yani sonsuz sayıdaki sebebi karşılayacak kadar da sonuç var. Allah biz kullarına, sebepler arasından seçim (tercih) yapabilme özgürlüğünü vermiş. Bu, dünya yaşamımız sırasında karşımıza “Nedensellik yasası”  şeklinde çıkıyor. 
Adı geçen yasa, şaşmadan – değişmeden işliyor: 
Hangi sebebi üretirsek ona bağlı sonuçlarla karşılaşıyoruz.  
Söz konusu evrensel yasa kutsal metinlerde haber veriliyor:
Kur’an’da, “ Her ne ile karşılaşırsanız o kendi ellerinizin ürünüdür...”  
Ve: “ Hayır da şer de Allah’tandır “  buyuruluyor.
İncil’de de aynı haberi Hz İsa (a s), “ Ne ekerseniz onu biçersiniz. “ şeklinde veriyor. 
Demek oluyor ki:  
Hayra yol açacak sebebi  üretir seçersek, iyilik ve güzelliği.
Tersini yaparsak, şerri/ kötülüğü ortaya çıkarmış oluyoruz. 
Böylece felsefenin kadim tartışmalarından olan “ Kötülük niye var? “ sorusu da  yanıtlanıyor:
Kutuplu dünyamızda kötülük de iyilik de insanların yaptığı tercihlerle ortaya çıkıyor.
Cenabı Allah’tan asla kötülük çıkmaz.
 
*   *   *
 
( BİLGİ: Değerli okurlarım, Allah’ın her şeyi yoktan mı yarattığı; yaratılmış her şeyin Tanrısal Kudret’in zuhur ve tecellileri mi olduğu konusuna, yazı dizimizin, insanın manevi (ruhani) tekâmülünü detaylandırarak ele alacağımız devam bölümlerinde daha geniş gireceğiz. F.A )
 

Yaşam Nasıl Ortaya Çıktı

Çağdaş bilim yaşamın kökenini tüm boyutlarıyla açıklayamıyor.  
Yer yüzü üzerindeki yaşamın (insan dahil) suda başladığını toprakta devam ettiğini bildiriyor. 
Kur’ an da aynı bilgiyi vermektedir: ” Her canlı şey sudan yaratılmıştır. –Enbiya S, 30 “
Maddeci düşünceye ve Darwin’in Evrim Teorisi’ne göre ise insan ve canlılar; cansız (inorganik ) maddeden kendiliğinden ve tesadüflerin sonucu olarak ortaya çıktılar; güçlü olanlar devam etti, zayıflar tasfiye oldu. 
Kur’an’a göre de âlemde bir tekâmül düzeni yürürlüktedir. 
Bu düzen, Cenabı Hakk’ın doğaya egemen kıldığı yasaların işleyişi ile sürer gider. 
Kur’an bunu, fıtrat ve sünnetullah kavramlarıyla anlatır. (Ahzâb Suresi, 62):  “ Fıtrat ve  sünnetullah, Yaratıcının kendi tavrına ( ve o da demektir ki, varlık ve varoluşa) egemen kıldığı ilke ve prensiplerdir.  (Y N Öztürk, Din ve fıtrat, syf: 47) ” 
Fıtrat ve sünnetullah Tanrı’nın kainat düzenine *vahiy ettiği doğa yasalarıdır. 
İnsan açısından ise;  bir din olarak insanın çağrıldığı kanunlar bütünüdür.
Ve izlenecek yol olması nedeniyle de fıtrat ve sünnetullah sıratı müstakîm  yani; dosdoğru yoldur. 
Yüce Tanrı da o yol üzerindedir. ( Kur’an, Hûd 56 )
 
.............................................................................................................................................
BİLGİ: *Vahiy buradaki anlamıyla; Allah’ın, varlıkların yapılarına yaratılışla yerleştirdiği bilgileri ve  yasaları ifade etmektedir. 
Örnek için b k z: Kur’an, Nahl Suresi.  
.............................................................................................................................................
 
 
Kur’an ile Darwin’in evrim teorisinin yolları insanın biyolojik evriminde değil ruhani tekâmülünde ayrılır:  
Darwin’in evrim kuramı insanı biyolojik varlığından ibaret sayar manevi özünü ise dikkate almaz.
İnsanın toprak yanının (kalıbının/ bedeninin) evrimsel bir gelişim sürecine tabi olduğu hususunda Kur’an ile çağdaş bilim arasında derin bir anlaşmazlık yoktur. Ancak şu hususun altını çizmeliyiz:
İnsanın biyolojik tekâmülü, kendi (insan) kategorisi içindeki bir evrimdir; maymundan dönüşerek gelişmesi gerekmez; insan, kendi kategorisi içinde süren bir evrimle bugünkü haline gelmiştir. 
Sonuç olarak evren de, insan da, hayvan da, bitki de; tohumdan yola çıkarak gelişmiyorlar mı?..
“ Kur’an insandan söz ederken iki ifade kullanıyor:
İnsan topraktan yaratıldı ve insan Allah’ın ruhundan bir nefhadır. ( Bk. Kur’an Araf, 12-14; Rahman, 14; Bakara, 30) 
Demek oluyor ki Kur’an, insanın kalıbı yanında o kalıbın hamallık ettiği bir başka ‘bene, bir ‘öze işaret etmektedir.  Kur’an, insan, derken esas manada bu beni dikkate almaktadır.” 
 
Nur Suresi, 45: "Allah, her canlıyı sudan yarattı . İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir."
 
“Allah insanın yaradılışına topraktan başlamıştır; ama, insanın yaradılışı burada bitmemiştir; tam aksine, hâlâ devam etmektedir.  *Ali İmran 59. ayete göre Tanrı, “Âdem’i topraktan yarattı ona ‘OL’ dedi de o oluyor...”
 
* (Yukardaki ayet mealindeki ‘o oluyor‘ ifadesi,  insanın topraktan başlayıp suda devam eden bir tekâmül sürecine tabi olarak gelişip evrimleştiğini göstermektedir. Doğruyu elbette en iyi Allah bilir. - FA) 
 

"Değişmeyen tek şey, değişimdir – (Herakleitos)"

Değerli okurlarım, insanın günümüzdeki haliyle kalacağını kim iddia edebilir?
Hiç kimse böyle bir iddiada bulunamaz...Çünkü sürecin devamında geçireceği zihinsel ve ruhsal sıçramalarla insanın fiziki-biyolojik yapısı da gelişerek değişebilir. Nitekim tarihsel süreç ve fosil kayıtları bunun apaçık kanıtlarıdır.
Gelecek yüzyıllarda yer yüzü kaynaklarının insanlara yetebileceğini kim söyleyebilir? 
Halen geometrik olarak (katlanarak) artan dünya nüfusu dikkate alındığında hiç kimse böyle bir iddiada bulunamaz. Nitekim başta ünlü fizikçi Stephen Hawking olmak üzere bir çok bilgin, insanlığı uyarıyor:  “Ya dünya kaynaklarını yeterli halde tutacak tedbirleri alın ya da uzayda koloni kuracak bilimsel düzeye ulaşın!”  diyorlar.
 
Görüldüğü üzere insanlık âlemi, bilimsel sıçramalar yaparak, uzayda koloni kurmak zorunda. 
Bu da demektir ki, evrim süreci, hem maddi hem de manevi boyutlarıyla devam edecektir. İnsanlık, başka bir gezgende koloni kurduğunda;  değişen yer çekimi ve doğa koşullarına uyum sağlamak zorunda kalacak, fiziksel yapısı kaçınılmaz olarak bundan etkilenecektir. Mesela Mars’ın uydularından birine koloni kurarsak; insanın yüzünün  uzayacağı, gözlerinin büyüyeceği, bedensel yapısının incelip kısalacağı öne sürülmektedir.
 

Mîsak: Zaman Öncesi Sözleşme

Tamamlayıcı bilgileri anımsadık artık “ Bezm-i Elest “ konusuna girebiliriz.
 
Nedir , Elest Bezmi. Elest Meclisi, Bezm-i Elest ya da Kalubela” diye anılan olay?
İnsanla ilgisi ve önemi nedir bu olayın? 
 
Değerli okurlarım, paylaştığımız bilgilerin ışığında gördük ki insan, tesadüflerin ürünü bir varlık değildir.  
Kainat da öyle...Kainat ve insan birbirlerini tamamlıyorlar. Biri olmadan öteki anlam kazanamıyor.
Ve yine gördük ki, âlemdeki her şey; insan, gök cisimleri, doğal yaşam, hepsi; bir tekâmül düzeni içinde oluşuyor, gelişiyor, olgunlaşıyor. Yaşam sahnesine çıkan canlı varlıklar doğuyor, bir süre yaşadıktan sonra ölüyorlar. 
Soralım: 
“ Akıl sahibi, sonsuzu algılayabilme kapasitesine sahip yetenek ve donanıma sahip insanın anlamı, doğum ile ölüm arasındaki sınırlı yaşamdan mı ibarettir? “
Çağdaş bilimin verileri ile İlahî vahyin haberleri bize öyle olmadığını söylüyor: 
İnsanın dünya boyutunu aşan bir özü, bir  görevi ve bir de amacı var:
İnsan, bedenli yaşamla sınırlı bir varlık değil...
Onun, yükselerek (nefs mertebelerini geçerek) İnsan-ı Kâmil’e varma hedefi var...
Ve insan aynı zamanda, İlahî emanetin taşıyıcısı. (Kur’an, Ahzâp Suresi, 72)
 

İlahî Emanet

Ahzâp Suresi 72: 
"Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler.
 İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi." 
 
Ayet meali insanın yaratılmasında ve tekâmülünde bir gaye olduğunu haber veriyor: 
İnsan göklerin, yerin, dağların kaçınıp-ürktüğü İlahî emanetin  taşıyıcısı  olmayı çok zalim ve çok cahil olduğu halde yüklenmiştir. Peki, "İlahi emanet" nedir?
 
Değerli okurlarım 
Ahzâp S 72 ayeti, Kur’an’ın mucizevi beyanlarından biridir. Ayetin ifade ettiği anlam ise çok boyutludur. 
Ayetin yorumunu ve İlahi emanetin ne olduğunu  Müfessir Profesör Dr Süleyman Ateş’ten öğrenelim:
S.Ateş’e göre:, Sözü edilen İlahi  emanet; insanların şeref ve namuslarıdır.
Emanete hıyanet etmeme ve akıl ve düşünce sahibi varlık olmanın gereklerini yerine getirmedir. 
"Akıl, Allah’ın insana emanetidir. İnsan akıl sahibi olmanın sorumluluğunu taşır."
(Kur’an’ı Kerim Tefsiri, Profesör Dr Süleyman Ateş, Ahzâp S ,72. Âyet’in tefsiri md)
 

Mîsak

Değerli okurlarım, Bezm-i Elest’i anlayabilmek için, Kur’ansal kavram ve aynı zamanda bir İlahî haber olan * ‘mîsak’ı da bilmemiz gerekiyor; çünkü bu ikisi iç içedir:
 
* “İnsan, özü itibariyle ilahî nefha yani; Yaratıcı Kudret’in bir nefesidir. 
İnsan ile Allah arasında bir ezelî anlaşma, bir zaman öncesi ahit vardır. Kur’an buna misak diyor ve insanı bu ahdi bozmamaya, hayatını onun gereklerine uygun yaşamaya çağırıyor.  (Araf, 172-173; Bakara, 27; Tâha, 115)  “  
Kur’an’a göre insan ruhuyla Allah arasında ezelde yapılmış bir mukavele vardır. 
Dünya hayatı bu mukavelenin icra yeridir.” 
 
Kur’an, insanı, adı geçen sözleşmeyi unutmamaya ve şartlarını yerine getirmeye çağırır:
“ İman, bu ezelî sözleşmenin hatırlanması ve itirafı, dinsel hayatsa mukavele şartlarına uygun bir yaşantının sürdürülmesidir. *( Y N Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları Misak md.) “ 
 
Araf Suresi 172’de haber verilen işte bu sözleşmedir. 
İlahî nefha oluşun bir uzantısı da şudur:  İnsan, Allah’ın yer yüzü üzerindeki en seçkini ve İlahî emanetin, yani varlığın gayesini gerçekleştirme borcunun taşıyıcısıdır. (Bakara, 30; Ahzâp, 72) Görüleceği üzere Profesör D r Y N Öztürk Ahzâp 72 ayetini açıklarken, 
“İlahî emanet, varlığın gayesini gerçekleştirme borcudur” diyor.
Demek oluyor ki  insanın yüklenicisi olduğu İlahî emanetin bir de kozmik boyutu var.
Bu da; varlığın gayesini gerçekleştirme borcudur. Çünkü Cenabı Allah varlıklar âlemini, oyun eğlence olsun diye  boşu boşuna yaratmadı. (Dûhan S, 38) Ve O’nun varlığı yaratmada bir gayesi var. 
İşte o amacı  gerçekleştirmenin yüklenicisi olan varlık, insandır. 
 
.............................................................................................................................................
BİLGİ: *Mîsak: Yemin ve taahhütle pekiştirilmiş akit. ( Ragıp el-İsfahani)
* Profesör Dr. Y. N. Öztürk Mevlâna ve İnsan Kitabı, ‘Kur’an’da İnsan’ bölümü.”
.............................................................................................................................................
 
Söz konusu ayetin tefsirinde Müfessir Profesör Dr. S. Ateş şöyle diyor:
“Yüce Allah, Âdem oğullarının bellerinden zürriyetlerini aldığını, yani insanları babalarının bellerindeki tohumlardan yarattığını, onların içlerine Allah’ı bilip-tanıma yeteneği, duygusu koyduğunu bildirmektedir. 
(Yüce Yaratıcı ) İnsanlara Allah’ı bilme duygusu vermiştir ki kıyamet gününde dünyadaki ( dünya yaşamı sırasındaki) inkârları için bahaneleri kalmasın. ‘ Biz bilmiyorduk, haberimiz yoktu’ demesinler.”
 
*    *    *
 
Yukardaki yorumun ışığında insanların bir ezelî bilgiye sahip halde doğduklarını, Allah’ı bilme ve ona öz benliklerini şahit tutmanın insanın yaratılışına ( fıtratına), Allah’ı bilme ve tanıma sezgisi şeklinde konduğunu söyleyebiliriz.
 
Değerli okurlarım,
Mîsak’ konusunu anlayabilmek için Kur’an’daki bazı haberlerin sembollerle verildiğini unutmamalıyız. 
Allah ile insan arasındaki mîsak konusunda da durum böyledir: Allah’ı, yarattığı varlıklardan biri olan 
insanla, (hâşâ ) eşit koşullarda mukavele yapan bir varlıkmış gibi düşünürsek bu yanlış olur...
Öyle değil! Arâf, 172 ayette insana Kur’an üslûbu ile bir hatırlatma ve bir uyarı yapılmaktadır: 
Bu uyarı ile insanlara, Allah’ın, Âlemlerin Rabbi olduğunu bilip-iman ettikleri, ‘Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz’ dedikleri anımsatılıyor. Biz insanlar Cenabı Allah’a bu sözü vermişiz.  Peki bu hangi zamanda olmuş; misak, insan doğmadan önce mi, ana rahminde mi, ruhani boyutta mı yapıldı? 
 

Bezm-i Elest

Gelelim Elest Meclisine...
 
Değerli okurlarım,
“Tasavvuf düşüncesine göre zaman meydana gelmeden önce Cenabı Allah, “Âlem-i Kitman’da”
(: saklı âlem, Allah’ın hükmettiği âlemde) idi. Tanrı, Tanrı’yı görmek istedi, Yaratıcı İradesinin Güzel İsim ve Sıfatlarının  tecelli ve tezahürler halinde yansıyacağı sonlu varlıklar âlemini yarattı.  
İşte Elest Meclisi,  söz konusu yaratma eylemi sırasında  geçen bir  ilahî olaydır. 
Bezm: Farsçadır; sohbet meclisi anlamındadır. – (Diyanet Ansiklopedisi, Bezm-i Elest md.)
Elest ise:  Kur’an’ın, Araf suresi 172. ayetinden alınmıştır. 
Bezm-i elest: Allah ile insanlar arasındaki mîsakın (sözleşmenin) yapıldığı meclis demektir.
 
Müfessir Elmalı’lı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinde Elest Bezmi hakkındaki bilgileri 4 başlık altında toplayarak şöyle veriyor:
 
a) Allahü Teâlâ Hz Âdem’i yaratmış, onun dölünden, Kıyamet’e kadar gelecek olan nesilleri çıkarmış ve onlara: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş, onlar da: "Evet Rabbimizsin" diye cevap vermişler. Böylece sözleşme (misak) bu safhada tamamlanıp bitmiştir.
( Bu görüşü doğru kabul edersek misak, ezelde  yani zaman öncesinde manevi âlemde yapılmış oluyor. F.A)
 
b) Diğer bir görüşe göre ise; bu söz verme işi kişinin buluğ zamanında  olmaktadır. 
( Bu görüşü doğru kabul edersek ahit, dünya boyutunda yapılmış oluyor. F.A)
 
c) Bir başka görüş de şöyledir: "Bütün insanlar, yaratılış itibariyle Allah ü Teâlâ’yı Rab kabul edecek bir şekilde yaratılırlar. Bu fıtrî duygu ( ya da bilgi) Allah’ın Rab olduğunu kabul için verilmiş söz demektir."
( Bu görüşü doğru kabul edersek misak, insan yaratılırken yapılmış oluyor. F.A)
 
d) Müfessirlerin çoğunluğuna göre ise Elest bezmi diyaloğu ana rahminde cereyan eder. 
Ana rahmine düşen döllenmiş tohum (insan zürriyeti) gelişerek canlı varlık haline gelir. 
Allah, ana rahmindeyken insanlara, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorar. 
Onlar da: "Evet Rabbimizsin" derler; böylece misak/sözleşme yapılmış olur.            
( Bu görüşe göre de mîsak, insan ana rahmindeyken yapılmış oluyor. F.A)
 
* ( Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 4. Cilt, syf,437, 172. Ayetin tefsiri.)
 

Yaratılışla Sahip Olunan Bilgi

Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek de biz verelim: 
Kur’an’ı Kerîm’in Nahl suresi yaratılıştan sahip olunan bilgiye örnek olarak arıyı verir. 
Ayet arıya nasıl bal yapacağı bilgisinin vahiy edildiğini söyler. Arı, bal yapabilme bilgi ve melekesine, fıtratına (yaratılışına) Tanrı tarafından konulan ve kendiliğinden işleyen bir sistem ile sahip kılınmıştır. ( Bkz. Kur’an,  Nahl  S ) 
Biz insanlar, hayvanlarda gözlediğimiz bu hali, içgüdü diye tanımlar geçeriz. 
Bu elbette iç güdüdür ancak; o yeteneği o bilgiyi tasarlayıp oraya bir koyan var.
Değerli okurlarım insanın Allah’ı bilip-arama yönelişi de işte böyle kendiliğindendir: 
İnsan, yaratılıştan sahip kılındığı bilginin harekete geçirdiği yöneliş ile kutsalı hissedip-sezer 
ve ona kavuşmak ister. Zaman öncesinde idrak ettiği o kutsal diyaloğu anımsar. 
Misakın yapıldığı Bezm-i Elest için Y N Öztürk şöyle söylüyor: “...Biz (Ademoğulları) Misak anında toptan Allah’ta idik, aslımız bir ve aynı idi.” – (Y N Öztürk, Mevlana ve İnsan, syf: 99)  
 
Bir de Mevlâna’ya soralım...
 
Mevlâna Ademoğullarının toptan Allah’ta olmasını Rubailerinde şöyle ifade ediyor:
"Bizimle birlikte yaşamak, hoş geçinmek istersen başındaki o kuruntuları at, şu kavgayı bırak. Vaktiyle her ikimiz birlikte iken sen ve ben nasıl kaynaştı isek, bugün de öylece kaynaşmış ve birleşmiş olalım."
Ve şöyle devam ediyor:
“ Esasta senin ve benim canlarımız birlikte idi. İkimizin de gizli ve açık herşeyimiz tek bir bütünün içinde idi.
Ben sadece ifade için, ben ve sen sözlerini kullanıyorum. Yoksa seninle benim aramızda senlik benlik ayrılığı yoktur. “
 ( Mevlâna Celâleddin Rumî, Rubailer, 1250, 1251, 1258)

*    *    *

Her İnsan Kutsalı Arar

Değerli okurlarım, hangimiz kutsalı hissedip-aramadık?.. 
Her insan kutsalı arar ve içinde bir yerlerde onu sezer. Bu, insanın Allah’ı yaratılıştan bilmesinden doğan bir haldir. 
İlahiyat Profesörü Y N Öztürk bu durumu; Elest meclisi cereyan ettiğinde, insan ile Allah arasında zaman öncesi o sözleşme yapıldığında biz Ademoğulları hepimiz Allah’ta idik, şeklinde açıklıyor. Hepimizin Allah’ta olması, Cenabı Allah’ın Âdemoğullarını yaratmayı tasarladığındaki halimizi ifade etmektedir. 
O sırada insanlar Rabbin düşüncesinde mevcuttur. İnsanın ete kemiğe bürünerek yer yüzü plânında tezahür edeceği vakit henüz gelmemiştir...Ve bu sözleşme, zaman öncesinde cereyan edip gerçekleşen bir ahittir; çünkü Allah için zaman, mekân gibi ve benzeri hiç bir kayıt ya da sınır yoktur. 
Bezmi Elest de, Cenabı Allah, biz Ademoğullarını düşünce plânında var ettikten sonra soruyor: 
 - “ Rabbiniz değil miyim? “  Biz insan nesli cevap veriyoruz:  - “ Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.” 
Yüce Kur’an bu ahdi, Allah’ta iken ettiğimiz o şahitliği anımsatarak bizi uyarıyor:  
 “ Kıyamet günü, ‘biz bundan habersizdik‘  demeyesiniz.”
 
Bezm-i Elest’i İbn Arabî’nin  dilinden paylaşalım:
 
İbn Arabî, Allah’ın, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ‘ diye sorduğu boyutun birinci vatan olduğunu söylüyor. 
İbn Arabî, âlemleri ‘vatanlar: mevatin’ olarak adlandırıyor ve şöyle anlatıyor: 
“ Bu vatan senin fizikî varoluşundan önce ruhlar arasında bir atom, bir öz, bir ruh olarak bulunduğun vatandır. 
Allah, iyilik ve cömertlikle senin benzersiz varlığını tasarladığını sana bildirdiğinde, senin Allah’ı bu vatanda bulmanı dilediğini bilirsin.” 
İbn Arabî, insanoğlunun, Allah’ın yaratışı ile bir atom, bir öz, bir ruh olarak bulunduğu duruma dikkat çekiyor; orası,  zamansız, mekânsız boyuttur...Orada Ademoğulları, Allah’ın tasarımında mevcut haldedirler...(  Potansiyel olarak vardır.)
Yüce Tanrı bu durumu yarattığı insana haber veriyor ve onların öz benliklerini Rab olduğuna şahit kılıyor. 
Böylece Bezm-i Elest’te  insan, “Evet Rabbimizsin, tanıklık ederiz “ diyerek Allah ile ahit yapıyor.
 
Peki insan, cismani bir varlık halinde göründüğü dünya vasatında ne yapacaktır?
 
İbn Arabî cevabı şöyle veriyor:
 “ Sonra sen ruhlar âleminin en yüksek mevkiinden cisimler âleminin derinliklerine ulaşmak için indiğin zaman, hem bu vatanı hem de başına gelenleri unuttun. Eğer sen Allah’a doğru dönüp O’na yönelirsen, O’nu ararsan, Allah’ın izniyle vaktiyle O’nun üstünlüğünü ve yüceliğini tasdik ettiğini hatırlayacaksın. – (İbn Arabî, Nurlar risalesi, İttihadü’l-kevnî ) “
 
İbn Arabî ikinci vatanın “Şu içinde bulunduğumuz dünya boyutu”, üçüncü vatanın ise, “Berzah âlemi“ olduğunu “ söylemektedir. Allah’ın bu vatanda (dünya yaşamında) insandan istediğinin, “ O’nun üstünlüğünü ve yüceliğini tasdik etmesi “ olduğunu bildirmektedir. 
 
*    *    *
 
Bu bilgilerin ışığında yorumlarsak biz insanlar fiziki varoluştan önce Allah’ta idik. 
Cenabı Hakk’ın Âlemlerin Rabbi olduğuna tanıklık ettik. 
Cenabı Allah’ın dilemesiyle de cismani varlık kazanıp dünya yaşamına geldik. 
 
( Yunus Emre bunu bir dizede ne güzel anlatır: “ Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.”
 
Değerli okurlarım, bu yaşam için bize verilen süreyi (ömrü) kullanıp, ölüm denilen bir tür yeniden doğuş ile Berzah Âlemi’ne geçeceğiz. Âlemler (İbn Arabi’nin deyişiyle vatanlar / mevâtin)  ya da boyutlar arası yolculuk Berzah’da bitecek mi?  Hayır. Kur’an’ı Kerim bitmeyeceğini nihai hesabın Kıyamet günü görüleceğini, oradan da ya Cennet’e ya da cehenneme  gidileceğini haber veriyor. Yazı dizimizin devamında İnsan-ı Kâmil sırrını anlamaya çalışacağız. Sağlık ve sevgi ile kalınız.
 
Aralık-2014 -FEVZİ ACEVİT



.............................................................................................................................................
Yararlanılan Kaynaklar:
 
  • Profesör Dr.S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi
  • İ b n Arabi, Nurlar Risalesi
  • Elmalılı Hamdi Yazır - Kur’an’ı Kerim ve Yüce Meali ve Tefsiri.
  • İmam-ı Gazali, İhya-i Ulum’id-Din 
  • Kütüb-i Sitte, Araf S md. Bezm-i Elest rivayetleri
  • Profesör Dr.Y.N. Öztürk, Mevlana ve İnsan,
  • Profesör Dr.Y.N. Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları
  • Profesör Dr.Y.N. Öztürk, Din Ve Fıtrat
  • Profesör Dr. Süleyman Ateş, Kur’an’ı Kerim Tefsiri
  • Diyanet, İslam Ansiklopedisi.
  • Ahmet Cevizci Felsefe Sözlüğü 
  • Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat
  • İsaac Asimov, Uzayın Sınırları
  • Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni.
  • Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren
  • Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi 
.............................................................................................................................................
 



Sayı 24 (Ocak - Şubat 2015)

Bu yazı 4214 defa okundu.