İktidarın Sansürüne Gerek Yok, Oto Sansür Devrede Zaten...

          Bazı şeyler vardır, boş verirsiniz. Üstüne gitmezsiniz. İnsan benzer şeyleri üst üste birkaç kez yaşadı mı, işte o zaman boş veremezsiniz. Mutlaka tavır koymanın yanı sıra kayıt da düşmek gerekiyor. Çünkü bu yapılmadığı zaman, ister kişiler, isterse kurumlar olsun, sakat bir anlayışı devam ettiriyorlar. Bu bir alışkanlık, çıkarlara göre şekillenen zaafa dönüşüyor.

          Mersin Felsefe Günleri ilk kez, Mersin Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü kurulduğunda bölüm başkanlığını yapan değerli hocamız Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun öncülüğünde gerçekleştirildi. O zamanlar, felsefe günleri Uzuncaburç antik kentinde yapılıyordu.

          Sonraki yıllarda benzer bir etkinliği İçel Sanat Kulübü de yapmaya başladı. Bu etkinlikler kimi yıllarda ortaklaşa da gerçekleştiği oluyordu. Sonra Felsefeciler Derneği Mersin Şubesi açıldı. Aratos dergisi de ilk felsefe günleri etkinliğini 2007 yılında St. Paulus Kilisesi’nde gerçekleştirdi.

          2008’de Mersin Felsefe Günleri, İçel Sanat Kulübü (İSK), Felsefeciler Derneği Mersin Şubesi ve Aratos dergisinin ortak bir etkinliği olarak yapıldı. O yıl, Mersin Üniversitesi bu etkinlikte yer almamıştı.

          2009 yılında Mersin Felsefe Günleri bu kez dört kuruluş gerçekleştirecekti. Etkinliğin o yıl ki konusu “Felsefe ve Siyaset”ti. Etkinliği düzenleyen komiteden bir arkadaş beni aradı ve benden de bir konuşmacı önermemi istedi. Madem konu felsefe ve siyasetti, o zaman oturumlarda felsefeciler siyaset konuşacaktı neden siyasetçi biri de siyaset felsefe ilişkisi üzerinden bir konuşma yapmasın diye düşündüm. Ben de bir siyasetçi ismi önerdim. Ancak komite önerdiğim isimi kabul etmedi ve “siyasi” buldu. Bunun üzerine, bu yaklaşımlarının yanlışlığına dikkat çeken eleştirilerde bulundum ve bunun bir engelleme ve sansür olduğunu dile getirerek, geri adım atmayacağımızı ifade ettim, Aratos dergisi olarak Mersin Felsefe Günleri etkinliğinin bir bileşeni olmayacağımızı ve çekildiğimizi bildirdim. Sonrasında zaten dergi olarak 2011 yılında oluşturduğumuz Aratos Felsefe Okulu çalışmamızla kalıcı bir işe yönelmiş olduk.

          Bu arada İçel Sanat Kulübü, bana Fahri Tarsus Temsilcisi olmamı önerdi. Bu öneriyi özellikle İSK’nın yaptığı çalışmaların elit kaldığı ve toplumla buluşmadığı yönündeki eleştirel şerhimi koyarak kabul ettim. Bu öneriyi yapan yönetim değişti. Ancak bu yönetim döneminde ise İçel Valiliği ve Özel İdare, İSK’nın kullanımına tahsis ettiği ve restorasyonu tamamlanan kulüp binasını geri aldı.

          Son birkaç yıldır İSK bülteninde olabildiğince düzenli yazmaya çalışıyordum. İSK bültenine 2013 yazında verdiğim yazı, “O En Büyük Çukurova” başlıklı bir yazıydı. Tarsuslu ressam Ekrem Kahraman’ın Çukurova’da pamuk toplayıcı işçileri betimlediği tablosunun adını koyduğum yazıda özetle, Çukurova, tarihtir, kültürdür, pamuktur, berekettir, emektir, edebiyattır, göçtür diyordu. Bir gün İSK bültenin yayın kurulundan bir arkadaş aradı ve bana şunları söyledi, “Uğurcuğum, elçiye zeval olmaz. Kulüp yönetimi/yayın kurulu, senin yazıdan bazı paragrafları çıkarmak istiyor. Ne diyorsun?

          Soruyorum, “Neden böyle bir şey istiyorsunuz, sorun nedir?”

          Yanıt, “Ya Uğurcuğum, kulüp, birileri, eğer AKP ile iyi geçinirseniz belki Valiliğin geri aldığı binaya yeniden kavuşabilirsiniz demişler. Hani öyle çok göze batmak istemiyorlar. O yüzden senin yazındaki politik ifadeli birkaç paragrafı iznin olursa çıkarmak istiyorlar”.

          Arayan arkadaşa diyorum ki, İçel Sanat Kulübü, 30 yıllık birikimini, yaptığı işleri ve yarattığı etkiyi arkasına alıp, binayı almak için meşru olarak bir mücadele bayrağı açmak yerine çalıyı dolanmayı tercih etmiş olmasını hiç yakıştıramadım. Üstelik bunun için benim yazım bu uğurda sansürlenerek kurban edilmek isteniyor. Ben bu yazıda her hangi bir paragrafı çıkartmıyorum. Dahası, o yazımı geri çekiyorum. Lütfen yayımlamayın. Bundan sonra İçel Sanat Kulübü’nün Bültenine yazı vermeyeceğim”.

          Bu yazıyı daha sonra Aratos dergisinin Mart-Nisan 2014 yılı 62. sayısında yayımladım.

          Bir yıl sonra Taksim-Gezi Parkı eylemleri bilinen Haziran direnişi ortaya çıktı. Bütün Türkiye’de milyonlar sokağa döküldü. İktidara ve onun çeşitli baskı ve politik uygulamalarına tepkisini ortaya koyuyordu. Tarsus eylemlerinde gece-gündüz bütün yürüyüşlerde binlerce kare fotoğraf çekmiştim. Aynı yılın sonbaharında Tarsus Fotoğraf Derneği (TFD) Başkanı Reşit Tok, beni telefonla aradı. Yeni dönem başında benden fotoğraf gösterisi yapmamı istedi. Daha önce birçok kez dernekte fotoğraf gösterisi yapmıştım. Ben kendisine olumlu yanıt verdim ve Haziran direnişi ile ilgili bir fotoğraf gösterisi yapacağımı söyledim. Kendisince onaylandı. Etkinlik tarihi yaklaştığında beni aradı ve gösteride yer alacak fotoğrafları görmek istediğini söyledi. Neden görmek istediğini sorduğumda, “Bakalım bir, içlerinde pankart-döviz ve parti simgesi olan fotoğraflar var mı?” dedi. Yine şaşırmıştım. Reşit Bey’e dedim ki, “Bir Haziran direnişinden ve oradaki fotoğraflardan söz ediyoruz. Birçok dernek, parti, kuruluş, topluluk ve on binlerce insanın yaptığı bir siyasi eylemdi bu. Fotoğraflara bunların yansımaması söz konusu olabilir mi? Siz neden söz ediyorsunuz? Ayrıca bu nasıl anlayış ki, bir fotoğraf derneğisiniz. Sansür kurulu musunuz RTÜK müsünüz? Bu yaptığınız çok yanlış. Ben bunu kabul etmiyorum ve bu fotoğraf gösterisi etkinliğinden çekiliyorum, yapmayacağım dedim. Her ne kadar biz onu demek istemedik falan dense de “kilit cümle” ağızlarından çıkmıştı bir kere. Geri dönüş yoktu.

          Ben bu yaşadıklarımı not alıyordum ve yazıyı henüz bitirmemiştim.

          1984 yılında amatör olarak fotoğraf çekmeye başladım. Bu çabamı hala sürdürüyorum. Bugüne kadar 4 kişisel sergi açtım. Birkaç karma fotoğraf sergisinde yer aldım. Ocak 2015’te gecikmeli de olsa 30. Yıl fotoğraf sergimi açmak istiyordum. Tarsus Belediyesi’ne Mehmet Bal Sanat Galerisi’nin tahsisi için bir dilekçeyle başvuruda bulundum. Bana 7-21 Şubat 2015 tarihi için salon tahsis talebim onaylandı.

          “Güneşin Sofrasında” başlıklı fotoğraf sergimin hazırlıkları sürerken Tarsus Belediyesi adına sanat galerisinin tahsis ve sergi işlerini düzenlemekle sorumlu olan Hikmet Öz 27 Ocak 2015 tarihinde beni aradı ve sergiye girecek fotoğraflarımı görmek istediğini söyledi.

          Ben de, “Hikmet Bey tabi olabilir ama niye görmek istiyorsun” diye sordum.

          Hikmet bey, “Ya senin fotoğraflara bir bakalım yani öyle politik bir şeyler var mı yok mu?”

          Şaşırmıştım, “Hikmet Bey nasıl yani yaa! Şimdi sen benim sergi fotoğraflarımda politik bir şeyler var mı yok mu diye denetlemek mi istiyorsun? Ya siz RTÜK’ müsünüz, sansür kurulu musunuz, nasıl iştir bu? Hikmet bey bakın siz resim yapıyorsunuz, kitap yazıyorsunuz. Ben de sanatla uğraşıyorum, kitap yazıyorum, gazetecilik yapıyorum. Ben sizi Tarsus’ta aydın bir insan olarak bilirdim. Yani ikimiz de aydın insanlarız. Ama şimdi aydının aydına baktığına bak. Hikmet bey, bizim şu an bunu konuşuyor olmamız bile ayıptır, yanlıştır. Ben fotoğraflarımı göstermeyeceğim. Ayrıca bu sergiyi de Mehmet Bal Sanat Galerisi’nde açmayacağım. Salon talebimi geri çekiyorum”. Telefonu kapattım. Ertesi günü Tarsus Belediyesi’ne bir dilekçe yazarak, sanatçıların yapıtlarına dönük bu sansürcü yaklaşımı protesto ettiğimi ve sergi açmayacağımı, salon talebimden vazgeçtiğimi bildirdim.

          Burada anlatılanlarla yaşadıklarımı özetlemeye çalıştım sadece. Bir taraftan sanata ve sanatçıya sansür uygulama çabası diğer taraftan buna karşı bir duruş ve boyun eğmeme iradesi…

Kıssadan Hisse…

          Öyle bir dönemden geçiyor ki, iktidarın sansür uygulamasına gerek kalmıyor. İktidarın saldığı korku, kendine ilerici ve aydın diyen kişilerin ya da kuruluşların kendi kendilerine oto sansür uygulamasına yetiyor. Yani bu topraklarda birçok yazınsal ürün ve sanatsal çalışma daha toplumla buluşmadan, iktidarla yüz yüze gelmeden oto sansürle engellenmiş oluyor.




Sayı 30 (Ocak - Şubat 2016)

Bu yazı 1509 defa okundu.