Dedemin Masallarına Seyehat; SAKLIVADİ

Dedem rahmetli küçükken bizlere masallar anlatırdı...
Sadece bir mağaradan girilebilen harika diyarlardan bahsederdi... Her taraftan suların aktığı, binlerce yıllık ağaçların gölgesinde bulunan, yaprakların rüzgarın esintisiyle söylediği şarkılardan başka sesin olmadığı yerlerdi bunlar.
Masalın kahramanları bu diyarlara girilen mağarayı tesadüfen bulur, yaşadıkları dünyanın tersine, huzur dolu olan bu yerlerde şaşkınlıkla karışık heyecanlı günler yaşarlardı...
Dedem masalını o kadar inandırıcı bir şekilde anlatırdı ki, bu harikalar diyarının gerçekte olmama ihtimalini hiç düşünmezdik.



                                                                                                                                         
Bir gün dedem öldü... Bize masallar anlatacak kimse kalmadı maalesef. Yaşadıkça da  yaşamın acımasız çirkinliğini görerek, mağaralardan girilen cennet diyarların sadece masal ve rüyalarda olabileceğini düşünmeye başladık haliyle. Ta ki 1997 yılına kadar. 

 

Dedemin Anlattığı Masal Mağarasını Keşfettik
 

Bu arada bilen bilir iyi bir doktor, iyi de bir fotoğrafçı olmuştum. Bazı gazetelerde gezi yazıları da yazmaya başlamıştım. Çevremizi yeniden tanımak ve fotoğraflamak için geziler yapıyorduk. Bu gezilerin birinde şimdiki ismi Çamlıyayla olan Namrun civarına da yolumuz düşmüştü. Amacımız yaban hayvanı koruma alanı içinde olduğu için insanların ancak özel izinle girebildiği Suçatı Bölgesi’nde fotoğraflar çekebilmekti.
Suçatı; Berdan ve Cocak Deresi’nin birleştiği yer. Etrafı tamamen asırlık ağaçlarla çevrili doğa harikası bir alan. Bu  kadar güzel bir yer olunca ve birden fazla gün kalmayı planlamışsan etrafı gezme heyecanı duyuyorsun.
İşte bu heyecan bizi Çocak Deresi boyunca yürümeye davet etmişti. Suyun içinden yürüme ihtimaline karşı, ayaklarımıza köylü ayakkabısı denilen lastik ayakkabılar giyerek yola düştük.
 



Önümüze koca koca kayalar çıkmıştı o zamanlar. Ama elbirliği ile kayaların arasından süzülüp geçmiştik. Bence kayaları geçince gördüğümüz mağara ağzı da yardımlaşma duygusunun bize sağladığı ödüldü. Artık rahmetli dedemin masallarına geri dönebilirdi.

 

Saklıvadi

 
İşte o zamanlar... Zannederim 1997 idi... Yazı yazdığım gazetede, Güney Medya’da ilk kez kamuoyuna duyurdum  bu mağaranın ardında gördüğüm masal dünyasını... İlk kez biz duyurduğumuz için isim babalığını da yapmalıydık, masal diyarına bir mağaradan girildiği ve başka bir yolu olmadığı için “Saklıvadi” ismini uygun bulmuştuk. Yazının da başlığı haliyle “Saklıvadi” oldu.

 

Saklıvadi’yi o zamanlar anlatmasına anlattık ama, bozulmasından korktuğumuz için gitmek isteyen bize müracaat etsinler götürelim demekle yetinip, yolu tarif etmedik.
Aradan tam 17 yıl geçti... Geçen ay yeniden gittik Saklıvadi’ye.  Bu kez Altınoran Doğa Grubu ve Rota Spor Kulübü üyeleri vardı yanımızda.
Önce orman müdürlüğünden izinlerimizi altık. Arkasından altı yüksek araçlarımızı temin edip çıktık yola. Namrun (Çamlıyayla), Sebil Köyü ve Orman Kapı Mevki’ini geçtikten 42 kilometre sonra su çatına varacağımızı biliyorduk tabi ki. Yine de bir süprize karşı eski dostlarımızdan, yöre insanı Mehmet Yetiş’i rehber olarak aldık yanımıza. Birinci gün Suçatı’na çadırlarımızı kurup çevre gezisi yaptık. İkinci gün sabahı ise 17 yıl önceki rotamızı, 17 yıl önceki birlik ruhunu yenilemiş olarak uyguladık. Bu yüzden mağaranın ağzına daha çabuk ulaştık. Çoğu suyun içinde Temmuz sıcağının ateşini söndürerek geçen çok zevkli bir yolculuktu bu. Ama asıl güzellikler mağaradan sonra!..




Saklıkanyon
 

Mağara içini tamamen akarsuyun doldurduğu bir girişi, bir de çıkışı olan bir oluşum. Kısa bir süre karanlık olsa da içinden rahatlıkla geçiliyor. Ancak mağaranın çıkışından sonra birbirine uzaklığı 5-6 metre mesafede iki tarafı doksan derece dik kayalarla çevrili bir vadiye ulaşıyorsunuz. Zaman zaman 1 metreyi geçen yüksekliğe ulaşan bir akarsuyun içinde akıntıya karşı yürüyüşün zevki, temmuz sıcağında tarif edilemez bir güzellikteydi yine. Dolayısıyla herkesin zevkten çığlıklar attığını bu yazıyı okurken bile duyabilirsiniz.




 

Kanyona da bir isim vermiştik o zamanlar Saklıkanyon... Rehberimiz Mehmet Yetiş’ten yöre insanlarının bizim verdiğimiz bu isimleri kullandıklarını öğrenince aldığımız zevke bir de mutluluk katıldı. Artık gelsin masallardaki cennet!...
Yaklaşık 500-1000 metre suyun içinde yürüdükten sonra, bir öncekinde olduğu gibi, kenarlardaki kaya duvarlar birdenbire “V” şeklinde açılarak bizi Saklıvadi’nin içine sokuverdi.
İşte burada dedemin masalı yeniden başlıyor. Veya ben rüyadayım...

 
“Dedem rahmetli küçükken bizlere masallar anlatırdı...
Sadece bir mağaradan girilebilen harika diyarlardan bahsederdi... Her taraftan suların aktığı, binlerce yıllık ağaçların gölgesinde bulunan, yaprakların rüzgarın esintisiyle söylediği şarkılardan başka sesin olmadığı yerlerdi bunlar.
Masalın kahramanları bu diyarlara girilen mağarayı tesadüfen bulur, yaşadıkları dünyanın tersine, huzur dolu olan bu yerlerde şaşkınlıkla karışık heyecanlı günler yaşarlardı...”
 
İşte tam böyle bir yer... Bu masala ayrıca sincapları, tavşanları, dağ keçilerini, hatta geyikleri ilave edebilirsiniz. Kartallar, doğanlar, kelebekler ayrıca anlatılmalı. 
 
 

Saklıkent
 

Ya doğanın içinde 5 kilometre kadar yürüdükten sonra karşılaşılan kadim kilise! İnsan “Günümüzde bile çok az kimsenin ulaşabildiği bu yere niçin yıllar önce böylesine görkemli bir kilise yapmışlar?” diye düşünmeden edemiyor. Üstelik araştırmalarımız sırasında gördüğümüz bazı parçalar kilisenin de bir tapınağın üzerine yapılmış olabileceği izlenimini veriyor.




Daha o kadar çok yazılacak şey var ki!
Ama bakın 1997’deki yazımda neler söylemişim;
“Bu gördüğümüz güzellikleri yazarak anlatmak imkansız, fotoğraf kareleri de izah etmekte yetersiz kalır. Görmek ve yaşamak lazım. (...) Zannederim ki sizleri oraya götürmek, Saklıvadi’nin güzelliklerini yazmaktan kolay olacak”
İsterseniz gelin bu kez de aynı cümlelerle yazımı bitireyim. Birgün hep birlikte oraya yeniden gidelim, yeni masallar öğrenelim.
 
 

 




Sayı 22 (Eylül - Ekim 2014)

Bu yazı 2292 defa okundu.