Bir Eylül Masalı; Çocuklarımıza Okul Seçiyoruz...

Ve bir Eylül daha geldi işte. Ve bir Eylül klasiği olan okul seremonileri... İster öğrenci olun, ister öğretmen; ister veli olun, ister sıradan vatandaş evinizde bir ''yeni eğitim yılı'' telaşı olur. Evde bir öğrenci ya da öğretmen olmasa bile en azından trafikte hissedersiniz Eylül'ün getirdiği hareketliliği. Hele benim gibi bu sene ilkokul birinci sınıfa başlayacak bir kızınız varsa çok önceden sarmıştır sizi bu telaş. Biz de ailecek, bizzat bu telaşı yaşamış ve taa bir sene önceden okulunu belirleyerek geri sayıma başlamıştık. İyisiyle kötüsüyle tam son demlerine gelmiştik ki ana sınıfından birinci sınıfa geçecek olan kızımın aynı okuldaki yıl sonu gösterisine katılma ''şanssızlığına'' nail olduk. Aynı tarihte şehir dışında çok da önemli bir toplantımız olmasına ve biletlerimizin çoktan alınmış olmasına rağmen tüm gemileri yaktık ve 6 yaşındaki bir kız çocuğunun hayallerini yıkmamak adına Adana'da kalarak o hafta sonu gerçekleşecek olan gösteriyi izlemeye gittik. Nasıl gitmezsin ki? Hem kızım hem de yakinen tanıdığımız ailelerin çocukları son 3 ay bilfiil bu gösteriye hazırlanmışlar ve o kadar motive olmuşlardı ki sanki 4 yılda bir yapılan olimpiyatlar gibi bekliyorlardı o günü.


 
 
Hem çocuklardaki, hem de ailelerdeki heyecan anlatılamazdı. Anneler babalar şöyle dursun; dedeler, büyükanneler, herkes, belki de, çocukların kendilerinden bile daha heyecanlıydı. Çocuklar ise en güzel kıyafetlerini giymiş bir bayram havasında okulun bahçesinde kulise doğru koşuyordu. Standart açılış ve konuşmaların ardından kahramanlar sahneye çıktı. Her biri bir sunum yapıyor, belki hayatlarında ilk kez mikrofona konuşuyorlardı. Şiirler okundu, koro şarkılar söyledi ve ikinci bölümde aylardır hazırlanılan ve sürprizi bozmamak adına çocukların ailelerinden sır gibi sakladıkları dans gösterileri başladı. Arkada bugünlerin hit parçası olan Shakira'nın Waka Waka şarkısı yükselirken sınıfın bir kısmı özel kostümleri ile çıktı. Hepsi parıltılı kıyafetler giymiş üstlerindeki püskülleri bir sağa bir sola sallıyor ve Dansın Sultanları'na taş çıkartırcasına performanslarını sergiliyorlardı. Kim kimin çocuğu belli bile değildi. Özel kostümler, saç, makyaj hepsi birer Shakira olmuştu. Dansın sonunda alkış kıyamet... Ardından bir daha bir daha, bir daha tezahüratları ve aynı coşkuyla bir kere daha aynı performans sergilendi. Sonra kısa bir video gösteri ile oyalanarak diğer çocukların sergileyeceği dans gösterisini beklemeye başladık. Sunumun bitmesiyle bir taraftan zurna sesi yükselmeye ve ardından da davul eşlik etmeye başladı. Artık Kars yöresinden mi dersin yoksa Kafkaslar'ın ötesinden mi, bir uzun hava eşliğinde folklor kıyafetleri içinde ağır adımlarla diğer çocukların halk oyunları gösterisi başladı. Seyircilerin bir Anadolu Ateşi performansı beklediğini sanmıyorum ama oldukça ''yakından gelen davulun sesi'' eşliğinde bir sağ ayak, bir sol ayak, bir sağ ayak, bir sol ayak performansı sonunda, ne bizde, ne de çocuklarda ''bir daha, bir daha'' diyecek takat kalmamıştı. Yine de ayakta alkışlayarak hepsini gururla uğurladık sahneden.
 
6 yaşlarında bir düzine çocuğun yarısına dondurma yedirirken, diğer yarısına yoğurt ikram etmeleri her ne kadar garibime gitse de ses etmeden evimize döndük. Ama evde kızınızın masum gözlerle kendi folklor fotoğraflarına değil de parıltılı süslü pembeli morlu Shakira fotoğraflarına baktığını görmek, onun iç dünyasında yaşadıklarını hissetmek, çok acıydı. Bundan sonra yaşananlar ise daha acıydı... 


 
 
Henüz ertesi gün olmuştu; bazı diğer çocuklarda da aynı hüzün yaşanmış ki anneler birbirini arayıp durum değerlendirmesi yapıyordu. Ama kimisi gelecek yıl başka okula devam edeceği için, kimisi alacağı tepkilerden çekindiği için, kimisi de uğraşmamak için bir şey yapmıyor, okul idaresinin arkasından eşe dosta dert yanmakla sinirini geçiştiriyordu. Her ne kadar iş işten geçmiş de olsa bunu okul idaresi ile görüşüp, hata olarak gördüğüm bu uygulamanın yanlışlığını belirtmek istedim. Kızımın gelecek sene de o okula gideceğini de göz önünde bulundurarak ''Sen yazmassan, ben yazmassam nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa'' diye düşünüp davrandım kaleme.
 
Yılların anaokulu öğretmeni olmasına rağmen, pedagojik eğitimden geçmiş olmasına rağmen, velisinden çok kendisinin vakit geçiriyor olmasına rağmen çocuk psikolojisini, hele hele 6 yaşındaki çocukların psikolojisini çözemediklerini ve gördüğüm diğer yanlışları eleştirel bir dille açık açık yazdım. Aynı mektubu, okulun sahipleri ve genel müdürünün yanı sıra konunun direk muhattabı olduğu için; arkasından şikayet ediyormuş gibi görünmemek adına, bir de sınıf öğretmenine yani 4 ayrı kişiye gönderdim. Genel Müdür ya da okulun sahiplerinden birisinin bana dönmesini beklerken ikinci günün sonunda araya araya kızgın ama öfkesine hakim olmaya çalışan bir edayla sınıf öğretmeni beni aradı. İdare adına aradığını da belirterek mektubumu değerlendirdiklerini, 6 ay kadar önce ödenmiş olan paramı lütfedip iade ettiklerini ve çocuğumu okuldan almamı söylediler.


 
 
Bu tutumdan sonra yapacak bir şey yoktu. Çocuk psikolojisini çözememişsiniz diye eleştirdiğim eğitmenler,  bir velinin arkalarından dedikodu yapmak yerine yazdığı bir eleştiri mektubu için bir kere daha 6 yaşındaki çocuğun psikolojisini hiçe sayarak kendilerince çözüm bulmuşlardı. Çocuğumuza ''eğitim'' beklediğimiz kurumun bir eğitime ihtiyacı olduğunu fark etmek çok acıydı. Kaldı ki bu kurum Adana'nın, kısmen Mersin'in köklü okullarından olup nice seçkin ailenin de çocuklarını okutmuş, mezun etmiş ve hala etmekte olan bünyesinde değil anaokulu üniversiteye kadar bölümleri olan memleketin güzide saydığımız kurumlarından biriydi. Ne bir yüz yüze görüşmeye gerek duymuşlardı ne üst düzeyden birisinin durumu ele almasına. Savunma olarak; bir çok velinin, 2 saatte yaptığı bir çözümlemeye karşılık, yıl sonu gösterilerinin her sene bu şekilde olduğunu bugüne kadar kimsenin şikayet etmediğini gösterdiler. Sanki her sene aynı şekilde yapılıyor olması bundan önceki senelerde de yanlış yapıldığı anlamına gelmezmiş gibi kaç yıllık öğretmenler olduklarının altını çizerek bunca yıllık meslek hayatları boyunca hiç bu kadar hakaret! yemediklerini söylediler. Ama yine de çocuk psikolojisinden bahsetmediler. Bulunan yol ise çok basitti. Zaten iyice ticaret merkezi haline gelmiş eğitim kurumları, kapıda oluşan kuyruğa kanarak biri gider biri gelir felsefesiyle hareket ediyor ve ne etik ne üslup ne de ahlak tanıyorlardı...
 
Özel okulların bence unuttuğu bir şey var. Çocuklarını özel okullara gönderen veliler; aslında, o okullarda iki kere ikinin beş ettiği için o kolejleri seçmiyorlar. Burada kısmen güvenemedikleri devlet okullarındaki yanlış uygulamaların olmayacağını, özel okulların daha özel kişilerce yönetildiklerini düşündükleri için bu okulları seçiyorlar. Yoksa ülkedeki müfredatın, eğitim düzeyinin ve eğitim sisteminin hali belli. ''Çocuklarımızı özel sandığımız için değil, sizleri özel sandığımız için özel okulları tercih ediyoruz'' demek istedim ama diyemedim.
 
Bugün, anne ve babalar, çocuklarının en iyi öğretimi almaları için ellerinden gelenleri yapmaktadır. Standart eğitimin yanı sıra sınavlara odaklı özel dershanelere gönderilmeyen çocuk neredeyse yoktur. Ama çevremizden de görüyoruz ki aileler artık, çocuklarının bir de spor, müzik, sanat eğitimi almalarını tercih ediyorlar. Kimi çocuğunu yüzmeye gönderiyor kimisi jimnastiğe; kimi piyanoya yazdırıyor, kimisi baleye; kimi tenis kursu aldırıyor kimisi voleybol... Tüm gün boyunca okula gönderdiğimiz çocuklarımız bu eğitimleri okullarda alsalardı daha güzel olmaz mıydı diye düşünüyorum hep. Bir okul düşünün ki haftada iki saat yüzme dersi olsa, belki bir sömestre boyunca yüzme eğitimi verilse... İkinci dönem tenis eğitimi başlasa daha birinci sınıfta... Bir dönem piyano eğitimi verilse tüm öğrencilere, diğer dönem gitarın temelleri atılsa... Baleyi, modern dansı okullarında tatsa çocuklarımız... Her sene çeşitlenirken branşlar, çocuktaki esas potansiyel keşfedilse ve o branşa yönlendirilse... Gerekirse o zaman özel kurslar ile uzmanlaşmaya, uzmanlaştırılmaya çalışılsa. Ve bunların hepsinin üstünde etik ve ahlaki değerlere yer verilse.
 
Okullardan beklentimiz bu değil midir zaten? Okuma yazmayı, çarpım tablosunu ve hatta dünyanın güneşe uzaklığını başarıyla öğrendiğimiz okullarımızda; "Rahat - Hazır ol" ile geçmeseydi beden derslerimiz, bir Michael Phelps de bizim dönemden çıkar mıydı acaba? Kaç Picasso, kaç Dali kayboldu gitti resim dersine İngilizce öğretmeni giren bu mühendisler ordusunda? 


 
 
Bugün en pahalı özel okullarda bile eğitim sistemi hala aynı ''sistem'' üzerine kurulu. Oysa ki bir Beethoven çıkartmak da değil amaç, bireyin kendini geliştirmesine daha önemlisi tanımasına olanak sağlamak. "Bilim adamı olmasın, sanatçı olsun" değil benim dediğim. Yine SBS Sayısal Türkiye Birincisi olsun ama içinde bir sporcu, bir sanatçı ruhu da olsun. Ama zeki sayısalcı olurken aynı zamanda sporcunun çevik, sanatçının da ahlaklısının olduğu eğitim sistemimiz olsun. Notalara da en az ''Periyodik Tablo'' kadar yer verilsin, bir tenis topu da ''içbükey aynalar'' kadar önemli olsun artık hayatlarında...
 
Şimdi etrafımda okulun SBS başarısına göre okul, hatta öğretmen seçen arkadaşlarımı  görüyorum. Yani demem o dur ki dostlar; kafadan 3 basamaklı sayıları çarpmayı öğreten okullar değil, hesap makinesinin olduğunu; dünyanın yüz ölçümünü ezberleten değil, Google Earth kullanarak 3 boyutlu bir şekilde araştırma yapabileceğini, sıra dışı olmak adına binicilik ya da eskrim dersi koyan değil, sporun bir yaşam tarzı olduğunu öğreten ve birey olmanın, insanlığın, etiğin, dürüstlüğün, barışın, kardeşliğin ve benzer değerlerin öğretildiği kurumları seçelim. 
 
Naçizane...


 



Sayı 22 (Eylül - Ekim 2014)

Bu yazı 1843 defa okundu.