Ağızlarda Simitler, Ellerde Kağıtlar ve Kırılmayan Kemikler


Tarih: 30 Ağustos. Türkiye için zafer bayramı. Ben ise kendi küçük zaferim için yollardayım. Bu projeyi alnımın akıyla bitirebilecek miyim? Kendimi, meydan okuduğum kendime kanıtlayabilecek miyim? Kafamda deli sorular, yollardayım...
 
Saat sabahın beşi, gökyüzü Parliament Mavisine bürünmüş. Hava puslu, sisli, tam bir Nuri Bilge Ceylan filmi atmosferi var ortamda. Üç fotoğrafçı, şair-yazar bir ortopedi profesörü ve hem fotoğrafa, hem de şiire gönül vermiş bir yazar, -ben- gıcır gıcır bir BMW ile yola çıkıyoruz. Ulaşmaya çalıştığımız yer, hedefimiz ise deniz. Hem içimizdeki, hem dışımızdaki deniz...
 
"Kader" sanırım dünyanın en iyi şakacısı. Zaman zaman "Kader diye birşey yoktur!" gibi çıkışlar yapabilen ben bile, sonunda onun gücü karşısında diz çökmekten kendimi alamıyorum. Karşımıza her an yeni ironiler getirerek, bir döngü içinde yaşıyormuş gibi düşünmemizi istiyor belli ki. Nasıl mı, şöyle: 
 
Doğduğum günden itibaren on yıl boyunca kemiklerimde düzenli olarak kırılmalar oldu. Doğduğum günden itibaren on yıl boyunca, haftada en az bir kez, düzenli olarak ortopedistlerle görüşmek zorunda kaldım. Yıllar boyu ortopedistler benim kemik parçalarımı birleştirmeye çalıştı, şimdi ben bir ortopedistin hayatının parçalarını birleştirmeye uğraşıyorum. İşte ironi!
 
Güç Verenler 2 toplantısında, beyaz yazı tahtasında Emre Toğrul adını okuduğumda, gözlerimin önünde herhangi bir görsel belirmedi. Gıpta ederek izlediğim birinci proje sırasında birkaç kez gördüğüm o sessiz adamı ise sonradan hatırladım. "Onun fotoğraflarını çekeceksin," diyorlardı, "hayatını yazacaksın!" Bir de tarih veriyorlardı: "Şu zamana kadar işleri bitirmiş olacaksın." 
 
Verilen tarihe kadar o insanla yatıp, o insanla kalkmak demekti bu. Aynı ekmeği yiyip, aynı suyu içmek demekti. Aynı şeylere gülüp, aynı şeylere ağlamak... Ama Profesör Doktor Emre Toğrul hakkında hiçbirşey bilmiyordum ki? Hoş, bir insanın hayatını kağıda dökmek için onu ne kadar tanımak gerektiğinden de emin değildim. Ya beni sevmezse, ya ben onu sevmezsem, ya aramızda buzdan bir duvar örülür de ben bir türlü bu duvarı yıkamazsam? Korkular... Korkular... Sevinç ve heyecanla karışık korkularla geçen günler...
 
Yeniden 30 Ağustos, Yumurtalık yolu... BMW'nin ön koltuklarında yan yana oturmuş, rock müzik dinleyerek konuşuyoruz. Konuşarak gülüyoruz... Bu beşinci buluşmamız. Ne ara bu noktaya geldik, ne ara abi-kardeş olduk hatırlamıyorum. Dışarıda boğucu bir sıcak, -Çukurova'da Ağustos'un sonunda bitmez sıcaklar- fakat arabanın kliması hakkında hiçbirimiz yeterli bilgiye sahip değiliz, Emre abi bile. Ön taraf buz gibiyse, arkalar yanıyor. Arka koltuktakiler serinlediğinde, biz terliyoruz. İçeriyle dışarı arasındaki ısı farkından olacak, ortalık ağarırken camlar buğulanmaya başlıyor. Kısa süre sonra dışarıyı görmek iyice zorlaşıyor. Torpido gözünden kullanım klavuzunu alırken yüzümüze bir gülümseme yayılıyor. Bizim yolculuk Nuri Bilge Ceylan sinemasından durum komedisine dönüşüyor yavaş yavaş...
 
"Kardeş, Zeytinbeli Plaji ne tarafta? 
"Birader, Zeytinbeli Plajı'na bu yoldan mı gidiyoruz?"
"Birinci sağdan mı, ikinci sağdan mı?"
"Dördüncü ışıktan sola... Sonra? Nasıl?"
 
Saat yedi, hava aydınlanmış, ama biz hala yoldayız. Yumurtalık'ın Zeytinbeli Plajı'na değil, ütopik ve erişilemez bir dünyaya varmaya çalışıyoruz sanki. Rastladığımız her insana soruyoruz, her sorumuzda farklı bir tarif alıyoruz. Fakat bir türlü bitmiyor "dördüncü ışık"lar, "ikinci sağ"lar... Yapılan tariflere felsefi anlamlar yükleyip kahkahalarla gülüyoruz. Zeytinbeli'den vazgeçtik, deniz ne tarafta bari onu bilelim!
 
Sonunda, aradığımız yer olduğunu umduğumuz, sakin bir deniz kıyısında iniyoruz arabadan. Malum; fotoğraf çekmek için geldik şafak vakti buraya. "Zeytinbeli" diye tutturmamızın sebebi, koca beton bloklarının siluetinden kaçmak isteyişimiz. Kumda ters dönmüş bir kayığı masa niyetine kullanıp, yolda aldığımız yiyecek-içeceği üstüne yığıyoruz. Karınları doyurmak lazım, ama güneş tepeye tırmanmadan da işimizi bitirmeliyiz. Böylece ağızlarımızda simitler, ellerimizde kağıtlar ve kırılmayan kemiklerimizle; güneşin ve dalgaların gözetiminde çekime başlıyoruz. Sonuç mu? Sonucu Mart ayında "Adana'ya Güç Verenler 2" sergisinde göreceksin ey okuyucu. Biraz sabır...
 
Sevgilerimle...



Sayı 23 (Kasım - Aralık 2014)

Bu yazı 1973 defa okundu.