ADANA’YA GÜÇ VERENLER - 6

BİRLİKTE YAŞAMANIN ENGELİ YOKTUR...
 
 
 
 
AHMET İHSAN ÇAY
 
 
 
Ahmet-hsan-ay
 
Hep halime şükrederdim... Allahım ne şanslıyım ki, vücudumda bir eksiğim yok diye... Bu şükür öylesine derinden gelirdi ki, sanki ölene kadar doğduğum gibi yaşayacağımı zannederdim.
Ama bir gün ben de eksik vücutlu biri haline geldim. Yolda giderken çat düştüm, pat ayağımı kırdım. Hastane falan derken, koca bir alçı ayakla, hareket edemez halde buldum kendimi.
İşte o zaman kentimizde “farklı olmakla”, “engellenmek” kelimesinin neredeyse aynı anlama geldiğini anlayıverdim. Yollar, kaldırımlar, hatta araçlar veya evler tek ayağı eksik biri için bir duvardı sanki şehrimizde. Ben de artık engelliydim.
 
***
 
Tam o sıralardı zannederim. Şehrin billboardlarında bir afiş görmüştüm. "Sevgi Engel Tanımaz" diye bir sloganın yanında,  “19 Mayıs Engelli Gençlik Festivali”  etkinliğin yapıldığını haber veriyordu bu afişler. Bir 19 Mayıs günü, yani tüm gençlerin atalarından teslim aldıkları bayrağı sporcu dinamizmi ile taşıdıkları gün, Adana Hipodromu'nda yapılacaktı festival...Oraya gittim. Bugüne kadar bırakın spor yapmayı, siz dışarı çıkmayın denilerek evlere hapsedilmiş sözde engelli kardeşlerimiz, sözde engelsiz arkadaşları gibi sportif gösteriler yapıyorlardı. Adeta biz de bu ülkenin, bu kentin gençleriyiz, bizi de görün diyorlardı.
İşte o güne kadar bu durumu yeterince keşfedememiş biri olarak, aslında düşünsel engelli olduğumu fark ettim. Ve hemen bu etkinliğin düzenleyicisini aradım. Karşıma Ahmet İhsan Çay isimli bir doktor çıktı. Hem doktor hem de ufaktan da olsa sanayici.
 
Bu doktor haykırıyordu... "Engel diye bir şey yok... Onu sadece bizler yaratıyoruz. Eğer önlerine biz engel koymasak kimse eksik olduğunu fark edemez bile...İnsanları seviyorsanız eğer, engel diye bir şey kalmazdı. Sevgi engel tanımaz.”
 
Bu festival bir ilkti... Adana'da bir ilk... Türkiye'de bir ilk.... Belki de dünyada bir ilk... Dünyada da bir ilk olduğunu daha sonraki yıllarda uluslararası katılımlarla öğrendik zaten...
İşte ben bu yüzden, Ahmet İhsan Çay'ı anlatacağım sizlere... Bana ayağımı kaybetmem nedeniyle değil, bir gün herkesin bir organını kaybedebileceğini anlamam nedeniyle düşünce engelli olduğumu görmemi sağlayan, binlerce engelliye de kendilerinin engelli falan olmadığını, sadece engellenen olduğunu gösteren, Adana Kent Konseyi Engelli Meclisi’nin kurucularından Ahmet İhsan Çay'ı...
İsterseniz haydi birlikte onun doğduğu yıllara, doğduğu mahalleye doğru yola çıkalım. Arada bir biz de araya karışarak öyküsünü kendinden dinleyelim.
 
 
Zeliha ERTUNÇ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇETİN YİĞENOĞLU
 
 
 etin-Yienolu-1
 
Yerelden Ulusala, Ulusaldan Evrensele.
 
 
 
En iyi, aşık anlatır sevdiğini…
Çok inceler, çok tanır, bir o kadar da iyiliklerini görür.
 
 
 
Adana’yı da aşıkları anlatınca Toroslar daha yüce, Akdeniz daha dingin, Seyhan ile Ceyhan denizde kavuşan iki sevgili olur; portakal çiçeklerinin kokusu dolar burnumuza, pamuklar şehre yorgan olurken, yiğitler gezinir sokaklarında. Şehirlerin dili yok kendini anlatacak sevenleri anlatırsa güzel, sevmeyenleri anlatırsa kötü bilinecek. Tarihte bir şehrin kaderini yazarlar belirler, ne yaşandıysa değil ne yazıldıysa kalır tarihe. Çetin Yiğenoğlu Adana sevdasıyla yazar eserlerini.
 
 
Yiğenoğlu’ nun, dostlarının tavsiyesi İstanbul’ da yaşayıp daha çok edebi esere imza atması olsa da, O Adana’ da kalıp Adana’ yı yazmayı halkına karşı sorumluluk olarak benimsemiş, Adana’ yı en çok yazanlardan biri  olmuştur. Bugün bir Yaşar Kemal Çukurova’ yı yazmıştır, Orhan Kemal ve Demirtaş Ceyhun da, Muzaffer İzgü hala yazmaktadır. Bunların yanıbaşında,  Adana’ yı ve Çukurova’ yı en çok yazanlardan biri olarak anılır Çetin Yiğenoğlu . Bahsetiğimiz yazarlar romancı ve öykücü olarak yazmışlardır. Yiğenoğlu, roman ve öykünün yanısıra Adana’ yı, 35 yıldır bir de gazeteci olarak  kaleme almıştır.
 
Çetin Yiğenoğlu Adana’ ya döndükten sonra Adana’ nın sorunlarına kafasını yorduğu kadar, Adana'nın güzelliklerini bir o kadar da önemini gözler önüne serme gayreti içinde olmuştur.
 
 
Adana’ yı Adanalı’ ya tanıtmış, toplumu bilinçlendirmek için sürekli çalışmış, etik değerlerden ödün vermeden örnek vatandaş ve gazeteci modelini göstermekle kalmamış yaşam biçimi olarak benimsemiştir. Öyle ki bu bilinç, gazeteci sorumluluğu olarak yakasına yapışmış, bir türlü peşini bırakmamıştır. Çetin Yiğenoğlu gördüklerine arkasını dönecek duyduklarına kulağını tıkayacak bir kişi değildir. Şeytanın gör dediğini bir gördü mü peşini bırakmaz, gördüklerini göstermek sorunlara çözüm olmak ister. Hümanisttir, nasıl bırakabilir halkın nabzını, hem de böylesine kan kaybı varken. Hep önce kanayan yaralar sarılsın dertlere derman olayım derken bizi nice romanlardan öykülerden mahrum bırakmıştır, bilinmez. Her görüşmemizde ‘var, aklımda ve ön hazırlığı tamamlanmış, yazmaya hazır, otursam birkaç ayda bitireceğim 5 roman’ der, kalbinde roman, aklında gazetecilik sorumluluğu, elinde kalem, halkı için hep üretken hep üretken… Emekliliği yok mesleğinin…Akıl  işledikçe el yazdıkça yazacak bir kalem; dili dönüp de halkın anlatamadığını, bir çırpıda kaleminden döküverir kağıtlara… halka ses olur. Adana ve Türkiye için örnek oluşturan etkinlikler düzenler. Kendi mesleğine de kıymet verir; ilk bağımsız basın konseyini Adana’da toplar, ülkenin ilk basın özgürlüğü anıtını Adana’ ya diktirir, yazısını da yazar.
 
 
Özlem CANPINAR
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ŞAMPİYON; İSMET ATLI
 
 smet-Atl
 
‘’Öyle dalardım rakibe
Sanırlardı füze beni
İhtiyarlık yavaş yavaş
Getiriyor dize beni.’’
 
 
 
 
“Hakemler her an bir ihtar verebilirlerdi. Hatta orta hakem öyle bir sağa sola bakmış, yan hakemlerden küçük bir ışık alsa, ihtarı basıp geçecekti. Tahti dalarken ben de göğüslemiş, bastırmış, son sermayem gücüm ile yana doğru çırpmış, yarım köprüye de getirmiştim. İhtar almadığım gibi iki puan da almıştım. Belki orda tuşa gider, güreşi bitirebilirdim ama zaten bitmiş maçı bir maceraya sokmak istemedim. Maçı kaybeden Tahti aklına gelen oyunları yapabilirdi. Ben de kazandığım maçı tuşla kaybedebilirdim. Altımdaki yorgun güreşçiyi biraz gevşetince, süratle ağız aşağı dönerek hemen kalkıp tekrar saldırmak istiyordu. Biraz dizleyip ileri doğru kaydıktan sonra tam ayağa kalkmıştık ki ben ince belinden, arkadan yakaladığım için kollarımın bütün kuvvetiyle sıkıp, sol bacağımla da ‘bağda’yı takarak yan üstü devirmiştim. Tahti sol yandan ayağa kalkamayacağını anlayınca, bu defa sol tabanını yere, sağ dizini de mindere dayayarak, kalkmak için bir davranışa daha geçmişti. Ben Tahti’nin bu hareketlerine biraz da müsaade ediyordum zaten. Böyle durumlarda kendime sonsuz güvenim vardı. Kim olsa mindere çıkardım. Gene yere uzatıvermiştim. Büyük güreşçi Tahti, bununla beraber bir sağdan, bir daha soldan gayretle altımdan kalkmış, saldırmak üzereyken ‘d a n’ diye gonk çalıvermişti. Alkış, tezahürat birbirine karışmış, ben ise çok soğukkanlı olarak hakemin neticeyi ilan etmesini minderin ortasında bekliyordum.”
 
1960 yılı Roma Olimpiyatları sırasında İsmet Atlı ile ilgili Türk ve dünya basınında yer alan haberlerde ;  “Şah Rıza Pehlevi’nin Olimpiyat Şampiyonu Gulam Tahti, Türk güreşçisi, İsmet Atlı’ya yenildikten sonra altın yaldızlı büstüne, siyah tül örtüldü.”diye yazıyordu.
 
 
 
Bu haber çok önemli ama bizi ilgilendiren kısmı; elbette ki Tahti değil…
 
 
 
Biz o zamana kadarki başarılarını; yenilmez olan Dünya Şampiyonu’nu da yenerek taçlandıran, Türkiye’nin ve doğduğu, büyüdüğü yer olan Adana’nın ismini dünyaya duyuran milli güreşçimiz İsmet Atlı’nın peşindeyiz.
Bu kitapçıkta da Adana’ya büyük bir güç verdiğine inandığımız bu güçlü adamı, yeni kuşak hemşerilerimizle buluşturmayı planlıyoruz. İşte onun öyküsü.
 
 
Fatma  AKSU
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SİNAN TANYILDIZ
 
 
Sinan-Tanyldz-1
 
 
BİR KÖŞEDE DURDUM... DOSTÇA...
 
 
 
 
 
 
Onlarca yıldır her sabah Dostça isimli köşeyi muhakkak okurum... Birçok insan tanıdım o köşede... Başarılı öğrenciler, rekortmen sporcular, atılım yapan iş adamları, projeleriyle gelecek vaat edenler... Tanıdığım o kişiler içerisinde hiç ama hiç kötü bir insan olmadı. Ne bir katil, ne bir hırsız... Bırakın bunları, kötü söz söyleyen biri bile çıkmadı.
Halbuki gazeteciler için yerleşmiş bir kanı vardır. Onlar olumsuzlukları görecek, yöneticileri ve toplumu uyararak aksaklıkların düzeltilmesini sağlayacaklardır... Bardağın boş kısmına da bakmayı ihmal etmeyeceklerdir...
Ben tam 20 yıldır Hürriyet Gazetesi’nin bölgesel ekini okurum. Ekin, bu günlerdeki ismi “Çukurova- Gap Hürriyet”. Daha önceleri benzer, fakat farklı isimlerle de çıkmıştı bu ek. Ve gazetemi elime alır almaz Sinan Tanyıldız’ın köşesine bakarım... Dostça...
 
 
Bir günde bir insan anlatmaz, üç- dört- beş- hatta altı- yedi... Nerden ulaşır bu kadar adama, bilmem! Anlattıklarının kimisini tanırım, kimisini ise yeni duymuş olurum. Ama yeni tanımış olsam bile, o köşeye konu olan kişiyi daha sonra yeniden okuyacağım kesindir.
 
Çünkü anlatılan o insanın başarısı veya projesi, eğer Sinan Tanyıldız’ın köşesinde çıkmışsa, biliniz ki topluma mal olmuş demektir ve bu mal oluş onu başarıya mahkum eder.
Rivayet odur ki, eğer Sinan Tanyıldız birine inanmışsa, sadece yazmakla kalmaz, “Dostça” yaşamından elde ettiği, çevresinden etkili olabilecek kişilere kulis yaparak, desteklenmesini de sağlar. Bu yüzden onlarca yıldır, binlerce proje, sadece düşünsel düzeyde kalmaya mahkumken, yaşama geçmiştir. Adana bu köşeden çok güç almıştır. Sadece Adana değil, gazetenin gittiği tüm şehirler bu gücü paylaşmıştır.
 
Günümüzde Türkiye’de çıkan gazeteleri elimden geldiğince taradım... Arkasından geçmişe gittim, arşivler içinde tozlandım. Ama sadece ve sadece olumlu gelişmeleri aktaran başka bir köşe görmedim. Yani Türkiye’de tek... En azından nadir.
 
 
İyi gazetecilik, duyarlı vatandaşlık gibi herkeste bulunması gereken özelliklerin dışında, toplumu, kenti geliştirecek projeleri kamuya mal ederek ortak olan Dostça Köşesi bu nedenle büyük bir işlevi yerine getirmektedir. Herkes yaşamı boyunca bir veya bir kaç işlevsel proje yapabilir. Ama Dostça Köşesi her gün bir kaç projenin hayata geçmesine neden oluyor.
 
Ben onlarca yıldır Hürriyet okurum... Hürriyeti elime alınca da ilk önce Dostça Köşesi'ni açarım... Birçok insan görürüm orada. Hepsi ama hepsi başarılıdır ve kentimize, bölgemize yararlı olmaya çalışmaktadır. Şimdi benim elime de bir fırsat geçti. Bir kitap yazacağım. Arkadaşlarımla birlikte. İşte bu kitapta, Dostça Köşesi’nden tanıdığım birini yazmak istedim.  Tercihimi de şüphesiz Y. Sinan Tanyıldız için kullandım. İşte onun öyküsü...
 
 
Mehmet Emin ARICI
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TEYFİK KISACIK
 
 
 
 Teyfik-KISACIK-1
 
 
Fahri konsoloslar temsil ettiği ülkenin, görev yaptığı bölgede ekonomik ve kültürel gelişimine de önemli yararlar sağlamaktadırlar. Özellikle AB ülkelerinin fahri konsolosları ilişkilerde köprü vazifesi görmektedirler. Vatandaşı oldukları ve temsil ettikleri ülkeleri çok iyi tanıdıkları, her iki tarafın da ihtiyaçlarını çok iyi bildikleri için, ülkeleri birbirlerine en iyi anlatabilecek konuma sahip olmaktadırlar. Dolayısı ile ülkelerin, yatırımcıların karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili bilgi gereksinimleri konusunda yardımcı olabilmeleri ve hizmetlerini herhangi bir menfaat gözetmeksizin yapıyor olmaları nedeniyle; özellikle temsil ettikleri ülke bakımından da büyük önem taşımaktadırlar.
 
 
 
Teyfik Kısacık, fahri konsolosluğunun yanı sıra; on yıl önce kurduğu Akdeniz Türk-Alman İşadamları Derneği’nin başkanlığını da yürütmekte ve Adana’ya olan katkısını geliştirerek sürdürmektedir. Adana’ya gönülden yaptığı hizmetlerini bir ibadet saymaktadır. Ona göre Adana için daha yapılacak çok çok iş var...
 
***
 
 
 
 
 
 
 
Trenle Tanışma
 
 
 
 
“Bir trenin içinden ön tarafa doğru baktığınızda, umut görürsünüz, mutluluk hissedersiniz, kavuşacak olmanın heyecanı kıpır kıpır yapar içinizi... Trenin içinden arkaya doğru bakarsanız, hüzün görürsünüz, daralan rayların ufukla birleştiği yerde, ayrılmış olmanın sessiz çaresizliği içinizi sarar gider...”
 
 
 
1941 yılında Adana’nın Oymaklı Köyü’nde dünyaya geldi, 2-3 çiftliği olan bir ailenin çocuğu olarak büyüdü Kısacık... Dedesi çırçır-prese fabrikası ve un değirmenleri kurmuştu. Rahmetli anneannesi camız ve ineklerden yağ yapardı. Kısacık, yapılan yağları at ya da eşek ile almaya giderdi. Tarlada çalışan işçilere sıvı yağ olmadığı için tereyağı verirlerdi. Fazlasını da kendisi satardı. Babaannesinin çok geniş bağ ve bahçesi vardı. Domates, salatalık her türlü sebze yetişirdi. Yine bunlardan ihtiyaç fazlalarını satarak para kazanırdı. O zamanki en büyük eğlencesi, kazandığı paralarla bakkaldan cevizli sucuk ya da bisküvi arası lokum kıstırması almak idi, tabi yanına da soğuk bir gazoz... O zamanki bakkalların bir sıcaklığı vardı. Bakkala gitmek hoşuna giderdi.
 
 
 
Köylerine devamlı olarak Hatay’dan, Diyarbakır’dan, Adıyaman’dan tarlalarda çalışmak için sezonluk işçiler gelirdi. Kazma zamanı, pamuk zamanı gelir çadır kurar ve iş bitiminde giderlerdi. Çocukluğunda yaşadığı ve olağan algıladığı bu döngü, daha sonraki yaşamında da sık sık karşısına çıkacak olan sosyal problemlerin başlangıcıydı. Bu işçilerden memleketine dönmeyip de kalanlar çırçır-prese fabrikalarında çalışırdı. Çadırlarda, kötü yaşam koşulları altında hayatta kalma mücadelesi verirlerdi.
 
 
 
Çok çalışmak istediğinden babası onu tarlaya gönderirdi, eşekle evlerde hazırlanan yiyecekleri ve eşeğin sağına, soluna asılı tenekelere (sakalara) yüklediği soğuk suları tarlalara, işçilere taşırdı. Geceleyin bu işleri yaparken de zaman zaman korkardı ama yine de çalışırdı.
 
 
İşçiler yokluk içerisinde çalışır, sazlıktan yapılma barakalarda kalır, çocukları da okula gitmezdi, daha doğrusu gidemezdi. Bu küçük Teyfik’in içini çok acıtırdı.
 
 
Osman MELİKOĞLU
 



Sayı 18 (Ocak - Şubat 2014)

Bu yazı 2738 defa okundu.