Adanalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Küçükken dilimiz dolanmadan söylemeye çalıştığımız bir tekerlemeydi bu cümle.

Adana’da doğanlar, Adana’da çocukluğu, gençliği geçenler hatırlayacaklardır. Bu cümleyi bir çırpıda söyleyemeyenlerle epeyce de uğraşılırdı

Büyüdükçe, aklımız erdikçe bu cümlenin ifade ettiği derinliği bir Adanalı olarak anlamaya başlayıp, idrak ettik.

Bu cümleyi söylemesi zordu da peki cevabı neydi?

Evet mi? Hayır mı?

Bu cümleye “hayır” demek çok zor bence, yıllar süren gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki Adana’ya gelip de Adanalılaşmayan yok gibi bir şey.

Adana’da doğanların içi dışı Adanalı zaten. “Ben kebap sevmem deyip de Adana’da yaşarken kebaba ağzını sürmeyen sevgili kızım İrem Su’nun, Adana dışında yaşamaya başlayıp da her Adana’ya geldiğinde “Anne canım kebap istiyor” cümlesi sanırım bir fikir veriyordur.

Havası mı, suyu mu, sıcağı mı, sevgiyle yapılan yemekleri mi, yardım sever, şefkatli insanı mı bunu sağlıyor? “Ne sihirdir ne keramet acaba” diyenleri yanıtlamaya çalışacağım bu yazımla.

Üniversiteyi kazanıp okumaya gelenler, iş sebebiyle mecburi ekmek parası için gelenler, âşık olup evlilik sebebiyle bu şehirde yaşamak durumunda kalanlar sanırım ilk izlenim olarak (ki çevremde böyle çokça insan var) şöyle diyorlar:

* “Alllaaaaaahhhh yandık, kabadayı memleketi, başımıza bir şey gelmez inşallah”

*”Büyük bir köye gidiyoruz, mahrumiyet bölgesi…”

Ve genelde üzülerek, bir ayakları geri geri giderek geliyorlar ve dönmek zamanı da yine ağlayarak, artlarında güzel bir Adananın, Adanalının olduğunu bilerek ayrılıyorlar. Ve bir yanları da Adanalı olarak çoğunlukla güzelliklerle anımsıyorlar ve mutlaka tekrar ziyaret ediyorlar, salçasından, kebabından, pul biberinden, gar kahvesinden sipariş veriyorlar dost ahbaptan. Adana’mın kebabı folyolanıp streçlenip İstanbul, Ankara, İzmir’e çokça gönderilmiştir bizzat şahidimdir ve hatta Amerika’ya bayağı bildiğimiz deniz aşırı Amerika’ya lahmacun bile göndermişliğimiz var.

Adanalı ve Adanalı hisseden herkes biraz ısrarcıdır, kafaya koyduğunu yapar 

Genelde sevgili basın-yayın organları sayesinde sanki hiç başka şehirde adliyelerde kavga gürültü çıkmıyormuş gibi Adana Adliyesi sayesinde önyargı oluşuyor ister istemez ama Adana’ya geldiniz mi, Adanalı sizi pamuklara sarıp sarmalar, “hemen hadi bize gidelim der yemeğini paylaşır, sıcağını paylaşır, evini paylaşır, her şeyden önce yüreğini paylaşır ve işte o sizi ömür boyu Adana’ya bağlar. Başka bir kıtaya, ülkeye, şehre de gitseniz yüreği hep burada kalır. Adana sırtınızı sıvazlar, yanık bağrına basar, tüm baharıyla sizi kucaklar sımsıkı sarar ki farkına bile varmadan yapar bunu. Ve sizin bir parçanız hep orada kalır ve orada yaşar.

Canınız sıkkınsa Adanalı “hadi gel bir kahve içelim, taş kadayıfı yiyelim” der ruhunuzu tatlıya bağlayıverir. İçinizin sıkıntısı bulut olur, uçar gider en fazla Adananın yağmuru olur sel olur akar ama biter eninde sonunda.

Salçasının kan kırmızı rengiyle, kan ve şeker portakalıyla, tatlı limonla, hambelesle, şırdanıyla, mis kokulu kebabıyla tanıştırır sizi. Önce mırın kırın edersiniz ama adanalı sizi yavaş yavaş “tadına bak azıcık” der, “tamam gel bizle sen başka bir şey yersin” der, zaten sonrasında işiniz bitmiştir. İstemeseniz de uyarsınız Adanalıya ve Adananın muhteşem güzelliklerine.

Kolay bir yaşamdır aynı zamanda insanları buraya bağlayan. Hava alanına maksimum yarım saatte ulaşırsınız, trafikte çok fazla bekleme yapmazsınız, kışı az sürer, insanlarının yüreğinin sıcaklığı gibi sıcaktır kışları, pazarı da bereketi de boldur, çevre illere yakındır, en fazla 1 saatte kar sefası, yine 1 saatte deniz-rakı-balık keyfi sürdürür size. Kar görmeye gitmeseniz de Toroslara yağan karları şehir içinden görebilirsiniz.

Aynı zamanda rakı-şalgam-kebap üçlüsüyle de sabah 4’lerde başlayan festivaller düzenler, kendinin de, Adana’da yaşayanların da, Adanalı hissedenlerin de sağlam duruşunu dünyaya duyurmasını da bilir. “Adam gibi adamlığın” ne demek olduğunu öğretir ve yaşatır.(İstisnalar kaideyi bozmaz diye bir not düşmeden de geçemedim.)

Portakal, limon, greyfurt çiçeklerinin açma vakti kokusu sizi sarıp sarmalasın, büyülü Adana diyarına getirsin diye halkın sahiplendiği Portakal Çiçeği festivali düzenler, eğlenir, coşar, coşturur, neşelendirir, kendinizi harikalar diyarında hisseder evinize de o neşeyi, mis kokuyu götürürsünüz. Böylece Adanalılaşır şaşırır kalırsın.

Denizi yoktur ama göl sefası vardır, nefis mavisiyle, yeşiliyle birlikte nefis kahvaltılar yapar, yemekler yersiniz. Seyhan nehri kenarındaki yürüyüşlerle, size yedirdiklerini erittirmeye çalıştırır 

Eski Adana taraflarına gidersiniz tarihle iç içe bir yaşamı gözleme şansı bulursunuz. Taş Köprünün üzerinden geçerken tarihe bir selam verdirir size.

Adanalı biraz “Doğrucu Davut’tur” , sevmediğini söyler ve belli eder ve tabii ki bu da çok da sevilen bir şey değildir özellikle politik olmanın moda olduğu günümüz koşullarında bile. Zamanında sevmediği sanatçıları da domatese boğduğu olmuştur. Esirgemez lafını, ruhunda vardır istese de ikiyüzlü olmayı beceremez.

Son olarak Adana dışına giden birinin canı Adana kebabı çekiyorsa o artık Adanalıdır. Adana’da doğmuş olması şart değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun o bir gün Adana’ya, kebap yemeye, dürüm gibi pamuklara sarılmaya mutlaka gelecektir.

Türkiye’nin, dünyanın en büyük şehri olmayan ama gönlü en büyük diyarına her zaman bekleriz.

Sevgi ve Saygımla...

 

 




Sayı 30 (Ocak - Şubat 2016)

Bu yazı 1719 defa okundu.