“Çarşambalılar ve Adanalılar kesin
akrabadır…’’
A.A.:
Yıllar öncesinde sizin bana anlat-
tığınız bir anekdot geliyor aklıma. Yaşar
Kemal’le tanışmanız ve “Çarşambalılarla
Adanalılar kesin akrabadır’’ diye…
F.Ş.:
Evet sürekli anlatırım bunu. Bunlar
ortak bir kavimmiş aslında. Orta Asya’dan
göç edip gelirken yolda bir kavgaya tu-
tuşmuşlar. Tam Anadolu’nun ortasına
geldiklerinde; bir grup dönmüş öbürüne
“nereye’’ diye sormuş. “Kuzeye’’ diye yanıt-
layınca öbürü de “Biz de Güneye, dinine
yandığım’’ deyip atını sürmüş Adana tara-
fına. Kuzeye giden kavim Çarşamba ova-
sına, Güneye giden kavim de Çukurova’ya
yerleşmiş. Biraz araştırın görürsünüz çok
şeyimiz benziyor; hızla köpürmemiz, kü-
fürlerimiz, kavgacılığımız, şalvarlarımız…
A.A.:
Peki Yaşar Kemal’le tanışmanız na-
sıl ve ne zaman olmuştu?..
F.Ş.:
“Kazancı Yokuşu’’ adlı kitabımı yaz-
dım, temize çekmek için Şile’ye Değirmen
Oteli’ne gittim (1978). Kış günü otel bom-
boş. Otelin sahipleri de Galatasaraylı iki
kardeş. Benden bir iki yıl sonra mezunlar;
“Abi buyur misafirimiz ol’’ diye ilgi gös-
terdiler. Bana denize nazır, çalışma masa-
lı, üstünde lambalı bir oda hazırlamışlar.
Daktiloyla yazıyoruz o zamanlar. Dedim
ki,’’ Bana bir battaniye verin, masaya sere-
yim. Daktiloyla yazarken fazlaca ses olma-
sın, ben gece çalışırım’’. “Otelde kimse yok
abi, istediğin gibi takıl’’ dediler. Güzel de-
dim ve birinci gün sabaha kadar yazdım,
vurdum kafayı uyudum. Ertesi gece saba-
ha karşı yukarıda bir tıkırtı, bir gezinme,
biri var. Ben de müşteri geldi herhalde di-
yerek kestim daktiloyu yattım. Sonra kalk-
tım kahvaltıya indim. Baktım restoranda
Yaşar Kemal kahvaltı yapıyor. O da oraya
kaçmış bir şeyler yazmaya çalışıyormuş.
Gittim kendimi tanıttım falan. “Buyur
beraber kahvaltı edelim’’ dedi. “Ben bir
kitap yazdım, henüz bitirmedim; okuma-
nızı isterim’’ dedim. Biraz muhabbet ettik-
ten sonra “Hadi sahilde yürüyelim biraz”
dedi. Biz kaptırdık deniz kenarında yürü-
yoruz. Kaç kilometre yürüdüğümüzü bil-
miyorum. Ben çok yoruldum, onda hiçbir
yorgunluk yok. Biz Adana-Mersin arası
yürümüş gibiyiz o gayet rahat. Sonra an-
lattı bana; Adana’dayken çalıştığı bir yerde
devriye bekçilik yaptığı için alışmış meğer.
Onu rahatsız etmemek için gündüzleri
daktiloyla yazmaya, geceleri elle düzelt-
meye devam ettim. Birkaç gün sonra da
bu gazla bitirip verdim. Adam da oraya
eser yazmaya gelmiş kafasında yığınla şey
var, ne kadar zaman ayırıp ilgilenebilir
ki… İki gün sonra “Okudum, Çok güzel’’
dedi. Bu beni uçuran bir şey oldu. Yeni
kitabım “Başkaldıran Kurşunkalem’’de şi-
irsel biçimde anlatıyorum bunu.
A.A.:
Peki buradan geçiş yapalım kitabı-
nıza. Bu serideki ilk kitabınız “Kalemimin
Sapını Gülle Donatacağım’’ bir roman ya
da öyküden çok yaşamınızdan damıttı-
ğınız kesitlerden oluşuyor. Serinin ikinci
kitabı olan “Başkaldıran Kurşunkalem’’ de
mi öyle?.. Burada bir şey dikkatimi çeki-
yor; yaşınız ve yaşanmışlıklarla birlikte
hayata bakışınızda, siyasal duruşunuzda
da bir olgunluk oluşuyor mu ve bu kitap-
larınıza yansıyor mu?..
F.Ş.:
Mutlaka yaşadıklarım etkilemiştir.
Bakış açılarımız, duruşumuz daha bir ol-
gunlaşıyor elbette. Ancak bu iki kitapta-
kiler daha çok otobiyografik tarzda. Daha
çok bir günce gibi. O dönemde ne düşün-
düysem ne yaşadıysam o anda yazmışım.
Ben bugünün bakışıyla düzeltmiyorum
onları, sadece belirli bir sıraya diziyorum.
A.A.:
Ortaoyuncuların 32 yıllık geçmi-
şinde büyük çoğunluğu sizin eserleriniz
olmasına karşın; dışarıdan baktığınızda
tarzınızın dışında gibi görünen bir çok ya-
zarın da oyunlarını sergilediniz. B.Brecht ,
Boris Vian, Aristofanes, Henri Cami, Karl
Valentin gibi… Bu oyunları alıp kendiniz-
ce yoğurdunuz bize böyle sundunuz. Bun-
da zorlandığınız oldu mu?.
F.Ş.:
Bu bir sentez. Doğru kullanıldı-
ğında, iyi sunulduğunda seyircimiz hiç
yadırgamadı, bizden biri olarak gördü.
Gelenekselden besleniyorum ama Batılı
yazarlardan da yararlanıyorum. Kendi kan
grubumdaki yazarlarla buluşmuş oluyo-
rum. B. Brecht, Karl Valentin gibi…
Yaşar Kemal’le 1978 yı-
lında Şile’de bir otelde ta-
nıştım.Saatlerce yürüyüp
sohbet ettik.
16