YORGUN

 

Yorgundu.

’’Dünyanın bütün yükü benim üzerimde, ben hamalım…’’ diye mırıldandı. Yoğundu.

Beyninin burgacında binlerce soru ve açmazlar, onlarca çok bilinmeyenli denklemler ’’Ne nerede başladı, nerede bitemiyor ?’’

‘’Kimdir dost olabilen, gerçekte düşman mıdır bize kızan, küfreden ?...’’

Aracın CD çalarından bangır bangır yükselen bir Pink Floyd şarkısına (‘’Another brick in the Wall ’’) kendi de bağırarak eşlik ediyordu, farkında olmadan. Bilinçsiz, duyarsız biçimde kullanıyordu arabayı. Orta sınıf, beyaz araç; Seyhan nehrinin çevresindeki yoldan kıvrılarak yavaşça uzaklaşmaya başladı kentten. Şimdi kenti karşıya bağlayan köprünün üzerindeydi işte; gölün tam ortasında. Sağına baktı; yemyeşil suda kaybolduğunu düşündü. Sonra sola  baktı gün batımına doğru, renkleri çekti içine ve dopdolu bıraktı; ’’yetti bee !!!’’

Hızla yüklendi aracın gaz pedalına; amaçsız ve umarsız hızla dolanmaya başladı gölün kenarındaki yolda. 10 dakika sonra ikinci köprüyü de geçti hızlıca; şehrin tam karşısındaki (gölün karşı kıyısında) tepeye tırmanmaya başladı. Şimdi tam tepedeydi, aracı iyice kenara yaklaştırdı. Uçurumun kıyısındaydı işte. 60 santim daha gitse aracıyla birlikte aşağıya uçacaktı. Göz ucuyla, umursamazca aşağıya doğru baktı. Yüksekliği ölçtü kendince; ‘’60 metre vardır herhalde, suyun derinliği de 15 metre olsa, kimse göremez, kimse bulamaz değil mi ? ’’

Başını direksiyona dayadı, gözlerini kapadı. Ağlaya ağlaya şarkıya eşlik etmeye başladı; ‘’Hey you !..’’. Zaten çok sevmesine karşın topluluklarda, arkadaş gruplarında şarkı söyleyemezdi,  gözyaşları hemen süzülürdü, yüzünü gizleyerek söylemek isterdi hep. İşte şimdi tam sırası; ‘’dilediğimce söyleyebilirim artık, istediğim gibi ağlayabilirim de…’’ diye söylendi. Gözyaşlarını silmiyordu bile; uzun yıllardır ilk kez bu denli rahat ağlıyordu. Zemberek gibi boşalıyordu. O sert, granit gibi sağlam ve katı duran elli yaşındaki adam ağlıyordu işte. Hesapsız, kitapsız, sorgusuz ve utançsız. Kendi kendini tarttı iyice, sorguladı; ‘’sahi ben en son ne zaman ağladım…’’ Geçen yıl genç yaşında ölen kardeşinin cenazesinde bile ağlayamadığını anımsadı. Kendini kandırmıştı yıllarca ; ’’Sen evin büyüğüsün, güçlüsün, güçlü görünmek zorundasın. Dik duracaksın, yılgınlığını, yorgunluğunu hiç ama hiç belli etmeyeceksin ..’’diye. Oysa yorgundu işte, yılgındı. Hele son bir yılda yaşadıklarını sorgulayınca; daha da soldu yüzü ve üşüdüğünü, ürperdiğini duyumsadı.

            Telefonunu tamamen kapatacakken ne olduysa takılıverdi, öylece bıraktı arabanın ön koltuğuna. Hiç acele etmeden, kendi telaşlı doğasına aykırı biçimde usulca açtı kapıyı ve yavaşça indi araçtan. Kapıyı kapadı. Sırtını araca yasladı. Öylece dalgın biçimde ufka baktı, durdu.

1,5 milyonluk bu koca şehirde yalnızlığını sorgulatacak kaç kişi vardı acaba?

Şimdi çağırsa kaç kişi gelirdi?  Peki, kendini çağıracak kaç kişi vardı acaba ?

Biri çağırsa; ’’ihtiyacım var’’ dese, koşup gideceği  kaç kişi vardı ki ?

Bir an durdu, çevresine bakındı. Uzun yıllar önce sigarayı bırakmasına hayıflandı; ‘’olsa şimdi bir sigarayı derin derin nefeslerle içerdim herhalde diye’’ düşündü.

            ‘’Nereye kaçarsam kaçayım, kendimden de kaçamam ya?’’ diye kendi kendine söylendi. Sonrasında Konstantinos Kavafis’ in çok sevdiği şiirinden dizeler takıldı dudaklarının kıyısına;

‘’ Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.

Bu şehir arkandan gelecektir.  Sen gene aynı sokaklarda

dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;

aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka  bir şey umma -

Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,

öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.’’

Kendini bildi bileli sinirli bir yapısı vardı evet, ama son iki yıldır keskin bir bıçak gibiydi, hep öfkeli bir görünümü ve sert, kaya gibi bir tarzı vardı. Herkes ama herkes bu tarzından rahatsızdı ve öfke dolu konuşmalardan nasibini alıyordu. Ama hiç kimse bunun temel nedenini sorgulamıyordu, kestirip atıyordu. Bir süre sonra; bu çok keskin tarzı ve öfkeli tavrına alışanlar; söylediklerini, uyarılarını, eleştirilerini artık ciddiye almıyordu. Sıradan bir öfke patlaması olarak görüyordu. Yani halkımın çok rahat yaptığı gibi; kanıksıyordu; işte en kötüsü de buydu zaten…

            Hep en doğrusu, en sağlamı, en mükemmelini yapmaya çalışıyordu. Bu uğurda başta kendi olmak üzere herkesi yıpratıyordu. Uğruna kavga verdiği değerler yüzünden kimseye yaranamıyordu. ‘’Başta eşim ve çocuklarım olmak üzere kimseye yaranamıyorum.’’,             ’’ Bir yerlerde hata yapıyorum ama nerede?...’’

             Aracın yanındaki buğday tarlasına doğru yürüdü. Mart ayının güneşi parlıyordu yeşil çimlerin üzerinde. Yirmi santimi bulan buğdaylar yamaçta yemyeşil bir halı gibiydi. Koyu lacivert takım elbisesi ve siyah boyalı ayakkabısına aldırmadan tarlaya girdi. Ceketini çıkarıp yere serdi, kravatını çıkarıp ke-nara koydu. Sonra ayakkabılarını çıkardı yavaşça. Yumuşak bir halıya uzanır gibi bıraktı tüm bedenini. Sırt üstü uzanmış durumdayken kollarını iyice yana açtı. Aynı şekilde ayaklarını ayırdı. Da Vinci’nin altın oranını simgeleyen Vitruvius adamı gibiydi şimdi. Usulca ve derinden soluk alıp veriyordu. Gözünü gökyüzündeki beyaz bulutlara çevirdi. Masmavi gökyüzünde kaybolduğunu düşündü bir an. Sonra bulutları bir şeylere benzetmeye başladı. Şu ortadaki büyük küme bir file mi benziyordu ne? Hemen solundaki ise beyaz bir güvercin gibi dalgalanıyordu.’’ Sağdaki şahlanmış ata binsem deli dolu, uçarcasına geçsem yemyeşil  tarlalardan ve bıraksam kendimi Seyhan’ın yeşil suyuna…’’ diye düşündü. Artık ne öfke, ne kavga ne de pişmanlıklar vardı. Maviyle yeşil arasında kaybolmuş bir bedeni kim sorgulayabilir ki artık ? Müthiş bir dinginlik, bugüne değin yaşamadığı bir huzur kapladı tüm benliğini. Gözlerini kapadı usulca. Aykırı hiç bir görüntü, hiçbir ses yoktu işte. Hafifçe esen bir rüzgâr yaladı ensesini, ürperdi. Bir arap bülbülünün sesi geliyordu çok ama çok uzaklardan. Bir an yüreğinin çarpıntısını bile duyumsadı. Kaç dakika- kaç asır  böylece kaldığını kendi de ölçemedi. Bir başka boyuttaydı zaten.

            Çok tanıdık bir melodi geliyordu kulağına. Bildik bir klasik müzik eserinin orkestrasyonuydu bu. Anlam veremedi. Önce nerede olduğunu algılamaya çalıştı. Gözlerini açtı, uzun uzun gökyüzüne baktı. Sonra sağ tarafına çevirdi yüzünü; aracını, gölü ve şehri gördü uzaktan. Yavaşça doğruldu. Evet ses araçtan geliyordu, telefonu çalıyordu. Ayakkabılarını bile giymeden hızlı adımlarla yürüdü aracına doğru. Şaşkın bir şekilde koltuğun üzerinde duran telefona ve ekranına baktı anlamsız bir biçimde. ‘’Ben telefonu kapatmamış mıydım? ’’ diye sordu kendine. Sonra ısrarla arayan kişiye ve numaraya baktı. ‘’Eyvah’’ tümden unutmuştu. Bugün derneğin toplantısı vardı ve arkadaşının bir sunumu vardı. Büyük bir olasılıkla bunun için arıyordu. Telefonu kulağına götürür götürmez coşkulu ve sevecen bir sesle karşılaştı ; ‘’Kardeş, hani bugün erken gidecektik. Hem bir kadeh bir şey içelim heyecanım yatışsın, hem de son kez sen de bir bak şu yazıma lütfen…’’. Aptallaşmış bir vaziyette sadece; ’’ elbette kardeş, yarım saate gelir seni alırım ‘’ diyebildi.

            Hızlıca toparlanmaya başladı. Ceketini aldı yerden çırptı iki eliyle. Hafif lekeler oluşmuştu ama değiştirmeye zamanı yoktu, fazla dikkat çekmiyordu zaten. Ayakkabılarını geçirdi ayaklarına, kravatını taktı alelacele. Aracıyla Seyhan nehri kıyısında kıvrılırken bir yandan da düşünüyordu; ‘’İyi ki bu derneğe gelmişim, bende hâlâ ışık var demek ki…’’ . Sonra, dokuz yıl önce bu felsefe derneğine başvurusunda kabul edilmeyişine hayıflandı, sitem etti. Dokuz yılı kaybedilmiş bir zaman dilimi olarak görüyordu çünkü. Ama bir üstadının sözünü anımsadı hemen ; ‘’Ham taşını yontmak için hiçbir zaman geç değildir.’’

 

Metin Bahçivan 

Adana – Mart 2012                    (Fotoğraflar: Semiran Bahçivan )

 




Sayı 31 (Mart - Nisan 2016)

Bu yazı 1500 defa okundu.