Yaratıcı, Yaratılış Kainattaki Denge Düzeni ( İnsan-ı Kâmil - 4 )


Sonsuzun içinde nokta

Noktanın içinde âlem

Âlemin içinde insan...

Herşey O’ndan

Ama herşey, O değil...

Sahi, nedir hayatın anlamı?..

Fevzi Acevit

Hayatın Anlamı ve İnsan

İnsan âleme baktığında bir varlıklar *manzumesi ile karşılaşır.

İnsan da o varlıklardan biridir. *(Manzume, kendi içine kapalı, düzenli bir bütün anlamı ile kullanılmıştır).

* * *

Varlık, hareket halindedir.

Kainatı oluşturan her şey değişip gelişmektedir.

*Devinim halindeki atomlar gezegenleri, yıldızları gök cisimlerini oluşturmaktadır.

İnsan, hayvan ve bitkiler de hareket halindedirler; tohumdan ürerler, değişerek gelişirler, tohum üreterek nesillerini sürdürerek yaşam döngüsüne iştirak ederler. *(Devinim; hareket, dönme, titreşim gibi konum değiştirme durumlarını ifade eder,)

* * *

Kainat kitabını okuyanlar, yani; gözlem yaparak, doğa yasalarını çözümleyerek bilim üretenler, doğadaki harikalardan ibret alanlar; evrendeki her şeyin doğarak varolduğunu ölerek boyut değiştirdiğini, yeniden doğarak yaşam döngüsüne katıldığını görürler.

Mesela yıldızlar...

Bir *nebuladaki yıldız tozundan oluşurlar (doğarlar).

Hidrojeni ve helyumu yakarak ışırlar (yaşarlar).

Yakıtları tükenince söner çöküp-dağılırlar (ölürler).

Bazıları süper nova patlamaları ile dağılır maddeyi ve gazlarını uzaya püskürtür.

Bir kısmı merkezine çöker beyaz cüce denilen yıldız kalıntılarını ya da karadelikleri meydana getirirler (ölürler). Sönen yıldızlardan uzaya dağılan maddeden yeni bulutsular oluşur. O bulutsulardan yeni gök cisimleri meydana gelir; böylece yıldızlar yeniden doğarlar. *Uzayın derinlerinde yaşam döngüsü böyle bir düzen içinde sürüp gitmektedir.

İnsan da aynı döngünün içindedir.

Ancak insan farklıdır; o, düşünebilen varlıktır.

Nebula, Uzay Nedir?


*Nebula
ya da bulutsular uzayda bulunan ve geniş alanlara yayılmış olan gazlar, toz, hidrojen, helyum ve diğer iyonize gazlardan oluşan bulutsu yapılardır.

* Uzay ise, bütün varlıkların içinde bulunduğu sonsuz boşluktur.

Feza, mekân gibi adlarla da anılır.

Uzay, felsefede, içinde bir cismin bulunabileceği yerlerin tümünü gösteren kavramdır;

bütün var olanları içinde bulunduran şeyi ifade eder.

Uzay felsefe de temel bir kavramıdır. Uzayın özü ve gerçekliği bakımından ne olduğu, kendinde bir varlığı olup olmadığı,yalnızca öznel bir şey mi olduğu, nesnelerden önce mi, yoksa onlarla birlikte mi bir gerçekliği olduğu, sonlu mu, sonsuz mu olduğu gibi sorularla uzay, felsefenin en çok tartışılan sorunlarından biridir.

Düşünen Zerre Nokta

Evren, görkemli büyüklüklerin âlemidir.

Evren boyutundan insana bakıldığında, bir zerre noktacık görürüz.

Bu varlık, yeryüzü maddesinden oluşmuş cılız bir organizmadır.

İhtiyaçlarını doğal ortamdan karşılar. Ortalama 70-80 yıl yaşar.

Peki insan bu kadar mıdır?
Fizyolojik yapısı itibariyle evet bu kadardır.

Ancak insan bir madde yığını olmaktan ötedir: O, düşünebilen varlıktır.

O, yeryüzü canlıları içerisinde ruhani /mânevi boyutları bulunan ve aklı ile sonsuzu algılayabilen tek varlıktır. Ve insan, “ Hayatın anlamı nedir, kainat ve insan nasıl meydana geldiler, insanın ve varoluşun akıbeti ne olacak? sorularını soran, cevaplar arayan bir anlama yolcusudur.

Bilgi Pınarları ve İnsan

Sorular, bilgiler ile cevaplanır.

İnsan ana kaynak olarak iki bilgi pınarından beslenir:

Kutsal beyanlar (göksel bilgi) ve bilim.

Göksel bilgi; vahiy, sezgi (keşif), ilham, duyular ötesi algı, ruhani deneylerle insanların zihinlerine bir düşünce akımı halinde doğrudan inen bilgilerdir.

Göksel bilgi nebi ve resûllere melek aracılığıyla vahyolunarak indirilmiştir.

İnsanlık âlemini derinden etkileyen İlahî mesajı peygamberler tebliğ etmiştir.

Bilge insanlar meditasyon yaparak, tefekkür ederek, ruhani deneyler yaşayarak sezgi, ilham şeklinde göksel bilgiden nasiplenmişlerdir. Ayrıca duyarlı insanlar; duyular ötesi algı yoluyla da doğrudan bilgi edinmişlerdir. Söz konusu insanlar bu kanalardan akan bilgileri paylaşarak insanlık âleminin bilgi birikimine önemli katkılar sağlamışlardır.

(Tefekkür, düşünce, düşünüş demektir. Ancak mistiklerin bilgin ruhların tefekkürü farklıdır; bir konu üzerine derinlemesine yoğunlaşarak yapılan düşünce halidir. )

Bilimsel *bulgu ve kuramlar ise yine insanların düşünerek, araştırarak, gözleyerek, deneyler yaparak elde ettikleri bilgiler ve o bilgilere dayanarak ürettikleri teorilerdir.

*(Kuram: Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü, nazariye, teori demektir).

Ortak Payda Düşüncedir

Görüldüğü üzere, her iki bilgi kaynağının da ortak paydası düşünce’dir.

Göksel bilgi de düşünce akımı halinde iner; insan bilimi de düşünce faaliyeti ile sürdürülebilir.

Düşünce, insan biliminin yaratıcısıdır.

Ve aynı zamanda düşünce göksel bilginin özü, kendisidir.

Gönüllere İlahi Takdir’in lütfu ve cömertliğiyle akan da o’dur; düşünce...

Tefekkür, sezgi, ilham, duyular üstü algılama, ruhi deneyler (hâller) gibi göksel bilgiden nasiplenmeyi sağlayan faaliyetlerde, ötelerle temas kuran, insanın gönlüdür.

Kalbi paslanmış olanlar göksel bilgiden nasiplenmezler. ( Değerli okurlarım, sûfî literatürde göksel bilgiden vehbi bilgi yani; Tanrı bağışı olan bilgi şeklinde söz edilir).


Papa
XI. Pius:

Bilim açtığı her kapının ardında Tanrı ile karşılaşmıştır.”

İşte insanların düşünerek, okuyarak, araştırarak sürdürdükleri bu faaliyet,

anlama yolculuğudur. İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve üstün kılan niteliklerinden biri de budur.

Hayatın anlamını göksel bilginin rehberliğinde ya da bilimsel metodlarla anlamaya çalışanlar aslında aynı kaynaktan besleniyorlar; insan ve kainat kitaplarını okuyarak öğreniyorlar.

Bilim, çağımızdaki teknolojik düzeyine, doğa kanunlarını keşfedip-anlayarak ulaştı.

Modern bilimin fizik yasaları/doğa kanunları diye andığı realiteyi Yüce Kur’an, Sünnetullah, yani; Allah’ın kainata koyduğu şaşmadan değişmeden işleyen yasalar diyerek haber veriyor.

Fizik bilginleri varoluşun sırlarını anlamaya çalışırlarken Big Bang Kuramı’nı ürettiler.

Maddenin (dolayısıyla da evrenin) ezelî (hep ve kendiliğinden var ) iddiasını ispat edelim derken, onun;
13, 7 milyar yıl önce ortaya çıktığını, o çıkış ya da fışkırış anından önce mutlak yokluğun söz konusu olduğunu buldular.

Yani evrenin yaratılmış olduğunu “ Başlangıç falan yok, madde ezelîdir “ diyenler tespit ettiler.

Böylece Papa X1. Pius’un 19. yüzyılda işaret ettiği hakikat bir kez daha tecelli etti:

Bilim, açtığı kapının ardında, Yaratılış gerçeği ile karşılaştı.


Hem Olup Bitmiş Hem de Olmakta Olan

Değerli okurlarım yazılarımızda bilgiyi ve yorumları paylaşıyoruz. Bilgiyi güvenilir kaynaklardan derliyor, kompoze ediyor, açıklama ve yorumlarımızı ekleyerek okurlarımıza ulaştırıyoruz.

Yaratılışı anlayabilmek; Yaratıcı’yı ve insanı bilme çabasıdır...

Ve bunlar girift konulardır:

Kategorilere ayırmak, anlaşılır metinler haline getirebilmek, kolayca mümkün olmuyor.

Çünkü, yaratılış oluşun süreçleri (Kur’ansal ifade ile halk ve kevn); doğrusal değil, küresel belirişlerdir:

Bilinmelidir ki; Âlemlerin yaratılışı, Tanrı’nın yanında, bir anda tamamlanmış resim gibidir:

Yüce Tanrı, yaratmayı dilediği şeyler için,
“ Ol “ diye düşündüğü anda , “ o artık oluyor... “

Başlangıcı, gelişimi ve sonu ile birlikte yaratılıveriyor.

Ancak Yaratılışın kainat aynasına yansıması, bir başka ifade ile söylersek sonlu varlıklar âleminde zuhur etmesi; tedricen oluyor:

Yaratılış, Tanrı’nın isim ve sıfatlarının tecellî etmesidir.

Tecellî eden Yüce Tanrı’nın zâtı değil, isim ve sıfatlarıdır.Yaratılış ile Tanrı’nın nitelikleri soyuttan somuta doğru tezahür ederek kendini ifşa ediyor.

Yani yaratılış; hem olmuş-bitmiştir, hem de olmaktadır.

Ve bu elbette bir paradokstur.

Tanrı katında Yaratılış yani Mutlak Varlık; başlangıcı, gelişim-değişim süreçleri ve sonları ile birlikte potansiyel varoluş durumuna geçerek aynı an içinde tamamlanmıştır. Yaratılışın kainat aynasına (sonlu varlıklar âlemine) yansıması ise; potansiyel varoluşun pozitif varoluş durumuna geçerek tedricen zuhur etmesdir; yani, zaman aralıklarını kullanarak ve tekâmül üzere bir düzen izleyerek görünmesidir. Biz insanlar bu tezahürü oluşlar serisi halinde izlemekteyiz: Bulunduğumuz âlemde her şey – bizim algımıza göre- doğuyor, büyüyor, olgunlaşıyor, yaşlanıp ölüyor.

Yaratılan şeyler hem aynı küresel mekânda aynı anda var olmaktadır hem de ayrı zaman ve ayrı varlık boyutları meydana getirmektedirler. Bu hâller bir örnekle şöyle ifade edilebilir:

Aynı mecrada, biri ötekine karışmadan, çok sayıda zaman nehirleri akmaktadır.

Ve yine aynı mecrada birbirlerinden çok farklı varlık kategorileri, aynı küresel mekân içinde yer almaktadır. Birbirlerinden doğrudan haberli değillerdir, çünkü; varlıklarını, farklı frekanslarda titreşerek farklı boyutlar oluşturarak sürdürmektedirler.

Örnek olarak *radyo dalgaları verilebilir:

Farklı frekanslarda yayılıp titreşen çok sayıda dalga boyu vardır.

Biz insanlarla aynı dünyasal ortamda bulunmaktadırlar. Ama onları göremeyiz, duyamayız.

Mesela kızıl ötesini insan gözü algılayamaz...

O dalga boylarından ancak bulundukları frekans boyutlarına girebilirseniz haberdar olabilirsiniz.

Bize göre onlar, gözden saklı konumda oldukları için; hem vardırlar hem de yok...

......................

*(Elektromanyetik tayf, dalgaboylarına göre atom altı  değerlerden başlayıp - Gama ışını  veya X-ışını binlerce kilometre uzunlukta olabilecek radyo dalgalarına kadar birçok farklı radyasyon tipini içerir. İnsan gözünün algılayabildiği tek ışınım görünür ışıktır.)

......................

Yaratılılışın Doğası ve İdrâk

Biz insanlar oluşu (kevn) bir ölçüde algılayıp anlıyoruz.

Yaratılışın doğasını idrak etmede ise zorlanıyoruz. Niçin?
Çünkü İlahî Kudret’in Yaratma İradesi zamansız boyutta tahakkuk ediyor. Biz sınırlı idrak kapasitemizle varoluşu zaman boyutundaki hali ile algılıyoruz. Bize göre varoluş; geçmiş ve gelecek oluşturarak ortaya çıkan bir dizi olaylar serisidir.

Bu elbette biz insanların bakış açılarımıza göre böyledir. İşte insana özge bu zihinsel durum, Yaratılış’ın tezahürünü anlamak isteyenleri; bir bardağın aynı anda hem dolu hem de boş olmasının kabulü gibi ve benzeri bir dizi paradoksla baş başa bırakıyor:

Mesela: Yüce Tanrı’nın hem her yerde hem de hiçbir yerde olması gibi...

* * *

Şimdi Yaratılış’ın başlangıcı, gelişimi ve sonu ile birlikte olup -bitmiş olmasıyla; Yaratılış’ın başlangıcı (doğumu), gelişip olgunlaşması (tekâmülü) ve bitişinin (ölümü) bir süreç halinde gerçekleşiyor görünmesindeki paradoksal durumu inceleyelim.

Sıra “Negatif, Potansiyel ve Pozitif Varoluş” konusuna geldi.

Anlama yolculuğumuz devam ediyor...

Önceki yazımızda ( İnsan-ı Kâmil -3 ), “ Varlık Mertebeleri ve Varlığın Yönetimi “ hakkındaki Kur’ansal ve tasavvufi bilgileri paylaşmıştık. Âlemlerin varoluşu ve varlığın devamının Yaratılışın tezahürü ile mümkün olduğunu görmüştük. Cenabı Hakk’ın Yaratma İradesi (nazarı), bir an bile âlemlerin üzerinden çekilse, herşeyin o aynı anda yokluğa yani geldiği yere geri döneceğini öğrenmiştik. BununYüce Kur’an’da Rahman suresi 29’da, “ ...O her an yeni bir iş ve oluştadır “ ayeti ile haber verildiği bilgisini paylaşmıştık.

Cenabı Hakk’ın yaratmasıyla ortaya çıkan âlemlerdir.

Her varlık kategorisi gibi insanlar da birer âlemdirler.

Yaratılış anlayabilmek için âlemlerin ne olduğunu da bilmek lazımdır.

Şimdi Kur’an’a gidelim, âlem kavramını nasıl tanımlıyor görelim:


Âlemîn (Âlemler)

“ Kur’an’a göre âlemîn deyimi, sonsuz sayıda varlık kategorileri ifade eder.

Zemahşerî, tefsiri el-Keşşâf’ta âlemi; ‘ Melekler, insanlar ve cinlere verilen addır. ‘ diye tanıtıyor. Fakat âlem kelimesinin akıl sahibi varlıklar için kullanılması daha alt kategorilerdeki varlıkları ifade etmesine engel değildir. Nitekim, hemen bütün müfessirler âlemi, ‘Allah’ın bilinmesine yarayan bütün isimler ve arazlar (belirtiler) diye tanımlamaktadır.

Taberi şöyle diyor:

Âlem bütün varlık kategorilerinin genel adıdır. Varlığın her sınıfı bir âlemdir. Bu sınıfların her birinin her zaman parçasında görünüşü de bir âlemdir. Mesela, insanlık bir âlemdir.

Ama insanlığın belirli zaman birimleri içinde yer alan bölümleri de birer âlemdir.’

Prof. Dr. Y.N. Öztürk konuya noktayı şöyle koyuyor:

Boyutlar da birer âlemdir. Âlemlerin Rabbi, her boyutu kendi bilgi gücüne göre donattığı gibi, boyutların birbiriyle münasebetlerini de ilahî terbiye nizamı içinde düzenler.” – ( Öztürk; Kur’an’ın Temel Kavramları, Âlemîn md.)


Kainatın Denge Düzeni

Dengenin Muvazenesi

Gezegenimizin de içinde yer aldığı evren de âlemlerden biridir.

Evren’de akıllara durgunluk veren bir denge vardır.

Bu muhteşem denge nasıl sağlanıyor sıra bunu anlamaya geldi:

“...Çokluğun ve tüm kapalı sistemlerin (evren) kararsızlığa eğilimi vardır; buna entropi denilmektedir. Evren entropiye eğilimli olduğu halde, yaratılmış tüm âlemler ve her şey, yani tümYaratılış, Yaratıcı’nın görkemini ortaya koyan mucizevi ve sonsuz bir denge halindedir. Dengenin Muvazenesi ise bu sonsuz dengeyi (ve dolayısıyla Yaratıcı’nın Varlığını) ortaya koyan önemli bir kavramdır.” - (A. Akıncı, Sınırsıza Yolculuk, syf 45 )

Denge kavramı birbirine karşıt ama eşit iki farklı gücü simgeler.

Nedir bu birbirine karşıt güçler? Evrenin ve maddenin yapısından ruhsal âlemlere kadar tüm evrensel, ruhsal, fiziksel, moral ya da duygusal kavramlar bunun içine girer:

Negativite-Pozitivite, Işık-Karanlık, İyilik-Kötülük, Sevgi-Nefret, Sertlik-Merhamet vs.

Muvazene ise bu birbirine eşit karşıtların denkliğinden doğan uyumdur. Birbirine zıt ama aynı zamanda eşit güçlerin birbiriyle çatıştığı ve dolayısıyla hareketin donduğu durgun merkez, orta noktadır ve kadim sembolizmde daire içinde nokta’ olarak gösterilir. “ ( a g e, syf, 45)

Muvazene

Kabala düşüncesinin önemli kitabı Zohar’ın Örtülü Gizem Kitabı’nda;

Muvazene negatif olarak var olan bölgede asılıdır denmektedir.

(Kabalist yoruma göre bu) birbirine zıt ama eşit güçte evrensel kuvvetlerin sonsuz ve mükemmel muvazenesi durumunda bulunan tüm Yaratılış negatif olarak var olan bir yerde varlığını sürdürüyor demektir. “ - ( a g e; syf, 45)

Bu noktada soru şudur:

Tüm Yaratılışı içeren bu yer acaba neresidir ve bu yerin negatif olarak var olması ne anlama geliyor? Bu soru da bizi “ Yaratıcı “ kavramı ile “Negatif ve Pozitif Varoluş” nedir konularına getiriyor...


Negatif Varoluş ve Pozitif Varoluş

İslâm tasavvufunun Varlığın Birliği düşüncesinde la-Taayyün mertebesi şeklinde haber verileni, Kabala düşüncesi; “ Negatif Varoluş Pozitif Varoluş “ şeklinde adlandırıp öyle açıklamış.

Tasavvufa göre la-Taayyün, hiçbir yaratıcı tecellinin olmadığı mertebedir.

O mertebede Zat-ı Mutlak’tan başka hiç bir şey yoktur. Ve bu mertebe bilinemez.

la- Taayyün, Yüce Tanrı’nın âlemleri yaratmayı düşünüp buyurmadığı mertebedir.

Ancak yorum olarak şu söylenebilir: Cenabı Hakk âlemleri yaratmayı düşünmemiştir ama, âlemlerin Yaratılışı, Cenabı Hakk’ın özünde, negatif varoluş halinde, mevcuttur (Allahu âlem!).

Bu bilgiyi anımsattıktan sonra sözü Kabala yorumcularına bırakalım:

“ Negatif varoluş ve pozitif varoluş kavramlarını açıklamaya başladığımızda aynı zamanda, Yaratıcı’nın Hiçlikten Varlığa ve oradan da, bizim de içinde bedenen bulunduğumuz sonlu, fiziksel âleme doğru tezahürünü yani Yaratılışı açıklamaya başlıyoruz demektir.” ( A.Akıncı; a g e )

“ Negatif Varoluş ya da negatif olarak var olmak gibi bir kavram insana ilk bakışta oldukça garip hatta saçma gelir ve insanın zihninde değişik sorular uyandırır. Nedir Negatif Varoluş? Neden yok oluş denmiyor da negatif olarak var oluş deniyor? Ya da bir Varoluş neden yok anlamını çağrıştıran negatif kelimesi ile tanımlanmaktadır?

Bu ve buna benzer tüm soruların cevabı negatif var oluşun son derece belirsiz, gerçekte tanımlanması mümkün olmayan bir kavram olmasında yatar. O bilinmez, tanımlanmaz, sınırları olmayan bir kavramdır. Zaten açık bir şekilde tanımlanması mümkün olsaydı o zaman negatif varoluş olmaktan çıkar, bilinen, tanımlanabilen, sınırları belli olan, somut bir kavram haline dönüşürdü.

Bu nedenle Kabala’da Yaratıcı’yı ifade etmek üzere kullanılan; Hiç Olan (Ain), Sınırsız Olan (AinSoph) ve Sınırsız Işık (AinSophAur) kavramları insan kavrayışının ötesinde kavramlar olarak kabul edilir ve “ Negatif Varoluş’un Üç Örtüsü” adını alırlar.

İnsan bu kavramların üzerinde düşünmeye başladığında, anlamaya, nasıl kavramlar olduklarını bilmeye çalıştığında zihninde ancak belli belirsiz soyut bir düşünce oluşturabilir belki.

Düşünmeye devam edip meditasyon, tefekkür ve benzeri yollarla daha ileri aşamalara geçtiğinde ise, başlangıçta zihninde bir türlü somutlaştıramadığı bu tanımsız kavramın yani henüz fiziksele tezahür etmemiş şekli ile Yaratıcı olarak nitelendirebileceği o bilinemeyen, sınırsız olan, tanımlanamayan ve adı konulamayan Mutlak Olanın temel şeklinin ancak böyle olabileceğini farkeder. O Mutlaktır! ‘ şeklinde bir tanım yapılabilir belki ilk anda. Ancak sonra fark edilir ki O’nu tanımlamak da olanaksızdır. Buna cüret etsek bile, anlayışımıza ve kavrayışımıza sığmaz. Çünkü tanımlanabildiği anda mutlak olmaktan çıkar.

Peki, o halde Negatif, Sınırsız ve Mutlak kavramları - onları tanımlayamadığımıza göre - mantıksız kavramlar mıdır?
Değillerdir! Çünkü zaten onları tanımlamamız mümkün olsaydı bu bize onları ‘bilme’ şansını verirdi. Böylece onları sınırlandırmış olurduk ve bu durumda aklımızdan üstün olamazlardı. O zaman da o artık Yaratıcı olmazdı. Neden? Çünkü bir nesneyi tanımlamak demek ona bazı sınırlar konması anlamına gelir. Bu da Sınırsızı ya da Mutlak Olanı sınırlandırmak anlamına gelir ki bu olanaksızdır. Dolayısıyla negatif olarak var olmak’ ya da ‘negatif varlık’ kavramı kişinin zihninde ancak bir fikir olarak var olabilir ama onu tanımlamak mümkün değildir. Çünkü bu tanımlamanın doğasına tamamen aykırıdır.


Tohumda Gizli Orman

Yine de, hiçlikten varlığa doğru giden tanrısal tezahürü sürdürebilmek için negatif ve pozitif var oluş gibi birbirine zıt bu iki kavram arasında bir bağlantı gereklidir. Bu da bizi, pozitif varoluşa yakın olmasına karşın yine de açıkça tanımlanamayan bir başka kavrama, ‘potansiyel varoluş’ biçimine götürür. Potansiyel var oluş ise ‘olası bir biçimde var oluş!’şeklinde tanımlanır.

Bu kavramı çok bilinen bir örnekle açıklamak istersek; ‘bir tohumun içinde, ondan yeşerecek ağacın gizli olması’ şeklinde bir ifade kullanabiliriz. Burada, tohumun içinde gizli olan ağaç potansiyel varoluş durumundadır. Tohumda gözükmemektedir. Ama yine de vardır. Ancak henüz tanımlanabilir değildir.

Bu, potansiyel olarak tohumun içinde var olan ağacın vereceği sonraki tohumları ve onlardan gelecek ağaçları da düşünürsek, bu tanımlamaya giderek daha da uzak olacaktır. Bu durumda potansiyel varoluşa benzer olmasına rağmen henüz o kademeye erişmemiştir (yani negatif olarak vardır).

Pozitif varoluş ise bunun tam tersine, tanımlanmaya açık bir kavramdır. Sınırları vardır, dinamiktir, belirli güçlere sahiptir ve dolayısıyla negatif varoluşun karşıt kavramını oluşturur. Yani o, artık tohumda gizli olan ağaç değildir. Ağacın kendisidir. Ancak; bir başı, sonu, sınırları olmakla birlikte yine de dayanak olarak başka bir biçime ihtiyacı vardır. Çünkü arkasında negatif varoluş olmadan dengesiz ve dayanaksızdır. ( a g e; syf, 46-47 )


Yaratıcı ve Yaratılışın Tezahürü

Değerli okurlarım, yazımızın başlangıç bölümünde işaret ettiğimiz paradoksal durumu; bir şeyin hem var ve olup-bitmiş, hem de; başlangıcı, gelişim süreci ve bitimi olacak olan bir işleyişle âlemde (evrende) görünerek varoluşunu, negatif, potansiyel ve pozitif varoluş bilgisinin ışığında düşünürsek, sanırız... bir ölçüde de olsa... açıklayabilmek mümkün olacaktır:

Tanrısal katta – ki o katta zaman, mekân, biçim, hareket gibi kayıtlar yoktur- Yüce Allah’ın Mutlak Varlığı’nda âlemler negatif olarak vardır. Allah âlemleri yaratmayı düşündüğü anda yaratmayı istediği her şey Tanrı’nın düşüncesinde potansiyel olarak varolurlar.

Allah’ın ‘ OL!’ emri ile de potansiyel varoluş halindeki şeyler, Cenabı Hakk’ın isim-sıfatlarının (niteliklerinin) tecellisiyle zuhur ederler. Yaratılış, sonlu varlıklar âlemine (kainat aynasına) soyuttan somuta doğru tezahür ederek ve tedricen, yani; belli zaman aralıkları içinde olmakta olan olaylar şeklinde görünerek yansır.

Şimdi tekrar Kabala mistiklerine gidelim, Yaratıcı’yı ve Yaratılışın Tezahürü’nü nasıl anlatmışlar onlardan dinleyelim:

“ (AIN) HİÇ’ten, sonraki aşamada tezahür eden AIN SOPH ise “Sınırsız Olan” anlamına gelir. Kabala öğretisinde AIN hiçbir yerde var olan Yaratıcı’nın adıyken; AIN SOPH, O’nun tezahürü olan ve her yerde var olan Yaratıcı, yani tezahür etmiş durumunun Adı’dır. Asla ayrı bir varlık değildir. Bu önemli noktaya dikkat etmek gerekir. AIN SOPH var olan ve olmayan her şeyin toplamıdır. O, her yerde var olan Tanrı yani Mutlak Her Şey’dir. Hiçbir sıfat içermez. Çünkü sıfatlar sadece Varoluş içinde tezahür ederler ve Varoluş ise sonludur. O ise tüm şeyleri doğuran tanrısal enerjidir. Bu nedenle hiçbir şekil, karakteristik ya da irade içermez. Hiçbir harekette bulunmaz. Sınırsız bir sükûnet ve denge halindedir.

O sadece O dur! Var olan tüm şeyler (AIN SOPH) Sınırsız Olanın sadece bir yansıması, bir tezahürüdür. İşte tam bu noktada, Kabala’da Yaratıcı kavramı aniden, kendiliğinden ve bütün ihtişamı ile ortaya çıkıverir. Mutlak Hiçlik, Mutlak Varlık ve Sınırsız Işık kavramlarını bir araya getirdiğimizde ortaya Yüce Tanrı’nın zihnimizdeki soyut ‘fikri ‘çıkar. Buna, tanımı demek asla doğru olmaz. Sadece bir fikir! Sonsuz derecede soyut ve tanımsız bir fikir!

Bu durumda tanrısal tezahürün buraya kadar bahsettiğimiz aşamalarını özetleyecek olursak karşımıza şu sıra çıkar:

1. AİN / Mutlak Hiçlik, Negatif Olarak Var Olan ya da Hiçbir Şey,

2.AIN SOPH/Mutlak Varlık, Sınırsız Olan ya da Her Şey,

3.AIN SOPH AUR. Sınırsız Işık.

Ve bu kavramlar ışığında: ‘O, Yaratılmış olan her şeyin ve tüm ölümlülerin idrakinin ötesinde, asla kavranamayan, bilinemeyen, Adı konulamayan, hiçbir zaman tanımlanamayan ve asla tanımlanamayacak olan, Mutlak Olandır! ‘deriz. “ – ( A.Akıncı; Sınırsıza Yolculuk, syf 46-49 )

Kabalanın sözlü geleneğinde Yaratıcı’nın Yaratılışı var etme nedeni ise şu ünlü deyiş ile açıklanır: “Tanrı Tanrı’yı görmek istedi.”

Buna göre var oluş öncesinde, henüz Yüzün Yüze bakmadığı yani “Yaratıcının Kendini henüz Varoluş aynasında görmediği” bir var olmayış yani hiçlik durumu vardır. Ve tam bir serbest irade hareketi ile Mutlak Hiçlik (Ain), Mutlak Her Şeyi (AinSoph) çekip çıkarır (ya da Kendini sınırlar!) ve içinde Varoluş aynasının tezahür edebileceği bir boşluk yaratır. İşte bu eylem Kabala’da “çekilme” ya da “sınırlama” (tzimtzum) olarak adlandırılır ve ‘T-nrının mekânı Âlemdir, ama Tnrı Âlemin mekânı değildir! ‘ deyişinin arkasında var olan harekettir. (Kabala düşünürleri Allah’ın adını geleneksel olarak ve hürmeten bir harfini eksik bırakarak yazıyorlar. –F.A)

Sınırsız Olan seviyesine kadar insanın kavrayışının ötesinde olan tanrısal eylemin, idrak edilebilir aşamaya gelmesi ise Rabbi Isaac Luria tarafından Kabala’da şöyle açıklanır:

Sınırsız Olan’dan büzülme sonucu tezahür eden ve yaratılan bu boşluğun etrafını saran T-nrı’nın Sınırsız Işığı içinden bir ışık ışını (iplikçiği) çıkarır ve bu ışın çevreden merkeze doğru işler. Tanrısal İrade’nin bu Işını Kabala’da kav olarak adlandırılır ve on ayrı aşamada soyuttan somuta doğru tezahür eder. İşte bu on değişik aşama Kabala’da Sefirot yani Tanrısal Tecelliler ya da Tanrısal’ın Sıfatları, Nitelikleri adını alır’.” (a g e )
 

* * *

Değerli okurlarım, bu noktada tasavvuf ile Kabala düşüncesininYaratılışın tezahüründe aynı kavşakta buluştukların görüyoruz: Her iki yoruma göre de Yaratılış, Yüce Allah’ın isim-sıfatlarının tecellîsidir.


Yaratıcı

Yaratıcı’yı Kabala bilgeleri şöyle anlatıyorlar:

Düalite (ikilik) yoktur. Sadece O, Sınırsız Olan dışında hiçbir şey yoktur. Tanrısal’ın öz’ü tek tek her şeyde mevcuttur. O’nun dışında hiçbir şey yoktur. O her şeyin var oluş nedeni olduğundan O olmadan hiçbir şey yaşayamaz. O her şeye yaşam verir. O’nun varlığı her varlıkta vardır.Sizler Tanrı’ya asla düalite (ikilik) ithaf etmeyin! Tnrı yalnızca Tnrı’dır. Eğer Sınırsız Olan’ın belirli bir noktaya kadar tezahür edip o noktadan sonrasının O’nun dışında olduğunu varsayarsanız O’nu dualize etmiş olursunuz. Tanrı korusun! Bunun yerine Sınırsız Olan Tanrı’nın her varlıkta var olduğunu anlayın. “ Bu bir taştır Tanrı değildir.” Demeyin. Tüm varoluş Tanrı’dır ve taş yalnızca O’nun tarafından kapsanan bir şeydir...” * ( A. Akıncı, Sınırsıza Yolculuk, sayfa 50 - Moses Cordovero, Shi’ur Qomah)

Herhangi bir şey henüz tezahür etmemişken sadece O, Mutlak Varlık, Sınırsız Olan vardı. O var olan her şeydir. Yine var olan bu her şeyi var ettiğinde yine O’ndan başka bir şey yoktur. O’nun dışında olan hiç bir şey bulamazsınız. Tanrı var olan her şeydir. Bununla beraber var olan her şey Tanrı değildir. O her şeyde vardır ve her şey O’nun tarafından var olabilir. Hiç bir şey O’nun tanrısallığının dışında değildir. Her şey O’nun içindedir. O ise her şeyin içinde ve her şeyin dışındadır. Hiç bir şey yoktur sadece O vardır...” * (a g e, sayfa 51- Moses Cordovero, Elimah Rabbati, 1558)

Tanrı’nın varlığı tüm şeyleri ayakta tutar: Hiç bir şey Tanrı’nın dışında değildir. Buna göre küçük ya da büyük, var olan her şey yalnızca onları saran, içlerinden akan tanrısal enerji sayesinde var olabilir. Tanrı’nın bakışı yalnızca bir an bile (Varoluş’tan) çekilse tüm Varoluş bir anda yok olur. Bunu anlar ve bilirseniz alçak gönüllü olursunuz, düşünceleriniz saflaşır...” ( age; Moses Cordovero, Or Yagar, 16 yy)

Değerli okurlarım, M. Cordovero’nun yukarıdaki paragrafta aktardığımız düşüncesiyle İbn Arabî’nin halk’un cedid/ durmadan yenilenen yaratılış düşüncesinin bire bir örtüştüğü görülüyor. Muhyiddin İbn Arabî’nin 1165- 1240 tarihleri arasında yaşadığı göz önüne alındığında, M.Cordovero’nun ondan yaklaşık dört asır sonra aynı düşünceyi (ya da bilgiyi) seslendirdiği görülüyor. Hakikat tek, yollar çoktur sözünün şaşmaz doğruluğu böylece bir kez daha ortaya çıkmış oluyor...


Albert Einstein Diyor ki

Albert Einstein Tanrı’yı şöyle anlatmış:

Bize akıl ermez gelen, gerçekte var.

Doğanın sırlarının ardında, anlaşılmaz, soyut ve açıklanamaz bir şey duruyor.

Anlayabileceğimiz her şeyin ötesindeki bu güce hürmet etmek benim dinimdir...
 


Yaratıcı’yı Sûfi Bilgelerden de Öğrenelim

İbn Arabî onikinci yüzyıldan seslenerek şöyle söylüyor:

Şu muhakkak ki, varoluş içinde Allah Teala’dan, O’nun sıfatlarından ve O’nun fiillerinden başka hiçbir şey yoktur! Herşey O’dur, O’nunladır, O’ndandır ve O’nadır.

Eğer O, âlemlerden göz açıp kapayıncaya kadar da olsa, bir an için gizlenecek olsaydı, âlem bir anda yok olurdu. Dolayısıyla âlemin bekâsı ancak O’nun korumasıyla ve ona nazar etmesiyledir.

Ancak onun zuhuru (tecellileri/ Kudretinin belirişi), nurunda öylesine şiddetlidir ki, akıllar, idrakler onu anlatmada, onu algılamada zayıf ve aciz kalırlar. Bu nedenle O’nun bu zuhuru bir örtü (hicap) olarak adlandırılır. “ ( İbn Arabî, Nurlar Risalesi - İttihadü’l –kevnî syf, 11 )

Yaratıcı, Yaratılış Ve İnsanı, Mevlâna’nın Seslenişlerinden Öğrenelim...

17 Aralık 1273' te o güne kadar insanları hayalden kurtarıp gerçeğe davet eden
Hazreti Mevlâna son nefesini verirken, Hakk' a kavuşmadan önce şöyle seslenmiş:

" Hakka kavuştuğum gün tabutum yürüyünce şu dünyanın dertleri ile dertleniyorum sanma.

Bana ağlama, yazık yazık deme.

Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık diye feryat etme.

Beni toprağa verirken elveda elveda diye ağlama.

Gün batımını gördün ya gün doğumunu da seyret.

Hangi tohum yere atıldı da çıkmadı.

İnsan tohumu hakkında niye yanlış bir zanna düşüyorsun."


Mevlana Dünya’ yı (sürekli sonsuz) daim bir oluş âlemi görerek ölümü de doğal buluyordu.

Ona göre ölüm sallanan bir dişin düşmesinden başka bir şey değildi.

Dünya ve hayat daimi bir oluştan başka birşey olmadığı için yıpranmaz ve eskimezdi,

zamandan zamana değişir yenilenirdi.

Bu yüzden düşen dişin yerine mutlaka yenisi çıkacaktı.

Bu bakımdan da Mevlâna, âlemdeki ebediliğinden emindi.

Bakın nasıl sesleniyor:

Ben görünen ve görünmeyenim.

Uykudaki göz gibi açığım ve gizliyim.

Varım ve yokum. Gül suyundaki koku gibi.

Söyleyen ve susanım kitaptaki yazı gibi.

İşte basit gibi gözüken fakat tüm evreni kapsayacak kadar mânâ dolu olan bu sözlerle Mevlân’a;

Hakk ile var olduğunu, onun bir gölgesi olduğunu, içinde tekâmül seyrini yaşamak için bu alemde göründüğünü ” söylüyor.

Mevlâna’ya göre insan, varlık ağacının meyvesidir.

Bu seslenişiyle Mevlâna C. Rûmî, Yaratılışın Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellisi olduğunu,

o muhteşem şiirselliğiyle insanlara haber veriyor.

Bir rubaisinde şöyle seslenir:
 

" Suret suretsizlikten meydana geldi. Varlık peteğini ören arıdır.

Arıyı vücuda (varlığa) getiren, mum ve petek değildir.

Arı biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur.

Şekil ve cisim bizden vücuda geldi.

Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil. “

Mevlâna varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir.

İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır.

Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır.

Yaratıcı eserini insanla seyreder, zira insan hakkın gözü ve aynasıdır.

Hz.Mevlâna şöyle seslenir:
 

"Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez.

Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir.

Diyelim ki âlemi meşale ve ışık kaplamış;

Çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgardan başka nedir? "

Bir başka seslenişiyle Yaratılışı bakın nasıl da yalın ve özlü anlatıyor:

" Tanrı'nın adlarından biri de el-mümin'dir. İman eden kula da mümin denir.

Mümin müminin aynasıdır demek, Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir."

O halde Hakk'ı insanda görmek gerekir.

Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.

Yine Mevlana şöyle seslenir:
 

" Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun?

O, sen demektir.

Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle.

Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur."
 

" Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu.

Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık.

Her şey sensin. Alemde ne varsa senden dışarı değil.

Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende."

Yunus Emre 4 Mısrada Anlatıvermiş

Görüldüğü üzere değerli okurlarım sûfî bilgeler Cenabı Allah’ın Yaratma İradesi’nin nasıl açığa çıkıp âlemleri görünür kıldığını hayranlık verici bir bilgelikle ve sözü uzatmadan ne güzel anlatıyorlar.

Tıpkı Yunus Emre’nin birer beyitle anlatıvermesi gibi:

Ete kemiğe büründüm/

Yunus diye göründüm...”

 

Beni bende demen bende değilim/

Bir ben vardır bende benden içerü.”

Değerli okurlarım, farkına varmaya çalışalım: Gölgeler görüntüler âlemindeyiz.

Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed’in haber verdiği üzere:

Rüya halindeyiz ölünce uyanacağız!”

* * *

Değerli okurlarım, “ Yaratıcı, Yaratılış, Varlık ve İnsan-ı Kâmil “ ana başlığı altındaki

yazılarımızın 4. Bölümü de tamamlandı. Üzerinde olduğumuz konu ise, henüz bitmedi.

Devam edeceğiz. Bu bölümde, Kabala’daki İnsan-ı kâmili de (Adam Kadmon) anlatmayı plânlamıştım, yazı uzadı, olmadı. Gelecek sayıda “ Varlığın Esası Nedir? “ sorusuna cevaplar ararken Adam Kadmon’u da anlatıp anlamaya çalışacağız.

Esenlik ve sevgi ile olun değerli okurlarım.

Fevzi Acevit

Ağustos-2015- Adana

Açıklamalar:

  • Alıntı yapılan bilgi kaynakları kaynakça listesinde ya da alıntı yapılan bölümün yanında parantez içi bilgi verilmesi yöntemi ile gösterilmektedir.

  • Fotoğraflar, İnternette paylaşıma açık web sunumlarından, Nasa yayınlarından alınmaktadır.

  • Parantez Bilgileri: Alıntı yapılarak aktarılan bölümlerin içindeki parantez içi açıklamalar, yazar Fevzi Acevit’in eklediği bilgilerdir –F.A kısaltması ile belirtilmektedir.

  • a g e: adı geçen eser ibaresinin kısaltmasıdır.

  • BTS: Büyük Türkçe Sözlük kısaltmasıdır.

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Abdül Kerîm el- Cîlî; İnsan-ı Kâmil

  • İ b n Arabi, Nurlar Risalesi; Fütuhat;

Fusus’ul Hikem

  • Ebu’l Alâ Afîfî; Fusûsu’l Hikem Okumaları İçin Anahtar

  • Mevlâna C.Rûmî; Mesnevi, Divan-ı Kebir

  • Abdürrezzak Kaşani, Tasavvuf Sözlüğü

  • Prof. Dr Y.N. Öztürk: Kur’an-ı Kerim Meali,

“ Mevlana ve İnsan “ ; “Kur’an’ın Temel Kavramları “ ; “ Din ve Fıtrat “ ; “ Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf “

  • Profesör Dr Süleyman Ateş, Kur’an’ı Kerim Tefsiri; Kur’an Ansiklopedisi, İnsan ve İnsanüstü.

  • Ahmet Akıncı; Kabala- Sınırsıza Yolculuk

  • Diyanet, İslam Ansiklopedisi.

  • Ahmet Cevizci; Felsefe Sözlüğü

  • Ferit Devellioğlu; Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat

  • Kütüb-i Sitte Hadis Külliyatı

 




Sayı 28 (Eylül - Ekim 2015)

Bu yazı 3305 defa okundu.