Ya Pastör


pastuu"Şimdi söyleyin bakalım mikroplar mı yok, yoksa siz onları mı göremiyorsunuz?”

 

Artık yavaş yavaş elimizi ayağımızı dünyadan çekiyoruz ya... Boş zamanımız da çoğalıyor ki; son günlerde karşılaştığım insanlarla bir deneme yapıyorum. Onların da benim gibi boş vakti varsa eğer, gördüklerime; “Sizce uzaylı nasıl bir varlıktır, bana tarif eder misiniz?” diye soruyorum. Deneme sırasında neredeyse herkes, böyle bir soru sormamdan kuşkulanıp, farklı bir şekil tarif etmeye çalışıyor. Zaten önlerinde sinema, hatta edebiyat dünyasının yarattığı birçok örnek olduğu için de, genellikle cevap vermekte zorlanmıyorlar. Renkleri yeşil... Kocaman bir kafası var, vücudu ise küçücük.... Eli çok gelişmiş, ayak parmakları yok olmuş... Bir garip kokuyorlar... Dokundun mu öyle yumuşak ki parmağın içine giriyor… Başka... Başka... Karanlıkta da görebiliyorlar ama koku alamıyorlar... Başka... Bir yerleri kesilince kanları yeşil akıyor... Yaraları çabuk iyileşiyor... Tırnakları kısa ve küt... Başlarından iki tane anten çıkıyor... Biri sağda, öbürü solda, simetrik...

***

Pasteur ve Koch’tan Önce Enfeksiyon Hastalıklardan Milyarlarca Kişi Ölüyordu

 

Sonunda tüm bu cevapları bir araya getirdiğimde çoğunun bir ortak noktası olduğunu fark ettim… Herkes insanın biçimiyle kıyaslarsan, yamuk yumuk bir şeyler tarif etmişti ama çoğu insanın algısının dışında bir şey tarif etmemişti... Rengi yeşil... Yani insanın görme  biçimi içinde algılayabileceği bir kriter.  Kokuyu alamıyor... Yumuşak.... Karanlıkta görebiliyor... Hepsi insanın beş duyusunun  çalışmasıyla tariflenen şeyler. Kocaman olsa bile bir kafası var... Veya eli... Parmaksız bile olsa ayağı da bulunuyor. Aslında insan gibi... Sadece bize göre biraz yamuk. Estetik anlayışı bile bize benziyor. Anteni var... Simetrik… Kısacası tarif edilen şey; elimizle tutup, gözümüzle görebileceğimiz, kokusunu alıp, sesini duyabileceğimiz bir şey.Ama ya tarif etmeye çalıştığımız, eğer bulmak istiyorsak aradığımız şey, bizim beş duyumuzla algılayamayacağımız bir şeyse? Daha mor ötesi ışığı bile göremeyen, ultrasonik sesi duyamayan sıradan insanın hissedemeyeceği bir nesneyse? Bugünkü şartlarda bilemediğimiz, tarif edemediğimiz bir enerjiyse veya suya, oksijene ihtiyaç duymayan bir varlıksa? Var olmak için bizimki gibi bir atmosfere gerek görmüyorsa? Yanıbaşımızda yaşıyor, biz onun farkında değilsek?  

***

Enfeksiyon Hava İle Bulaşır ZannedilirdiTam burada aklıma yaşanmış bir bilim öyküsü geldi. Tıp dünyasında Pasteur ve Koch’dan evvel, günümüzde enfeksiyon dediğimiz ateşli hastalıkların hava ile bulaştığı zannedilirdi. (Ortamdan havayı da kaldıramayacağına göre, bu görüşe göre ateşli hastalıklar önlenemezdi.) Biri aşıyı, diğeri de verem mikrobunu bulan bu iki bilim insanı eşzamanlı çalışmalarıyla, enfeksiyon hastalıklarının havayla değil, mikrop (küçük canlı) diye isimlendirdikleri varlıklarla oluştuğunu söylediler. 

Onlara göre; gözleriyle göremeyecekleri, kokusunu alamayacakları, dokunamayacakları kadar küçük,  canlılarla oluşuyordu enfeksiyon hastalığı... Bulunduğumuz ortamda milyarlarca olmasına rağmen, sıradan insanlar onları hissedemiyordu.Buna bir çok tıp insanı itiraz etti....“Biz gözümüzle görmeyip, elimizle tutmadığımıza inanmayız…”Ama onlar, böyle diyenlerin önüne, görüntüyü insanın görebileceği kadar büyütebilen, mikroskop diye bir alet koydular... Ve “Şimdi söyleyin bakalım mikroplar mı yok, yoksa siz onları mı göremiyorsunuz?” diye sordular. Sorun böylece çözülmüş oldu...  “Aaaa! Meğer mikrop denilen şey varmış... Biz göremiyoruz diye yok demek hataymış.”

 

Pasteur Uzaylıyı Nasıl Tarif Ederdi ?

 

Şimdi düşünüyorum da... Pasteur ve Koch bir türlü tedavi edemedikleri ateşli hastalıkların, beş duyularıyla algılayamadıkları canlılarla olabileceğini düşünmeselerdi, bugün hala milyarlarca kişi enfeksiyondan ölüp gidiyor olacaktı. Ve merak ediyorum... Ben o günlerde yaşasaydım, tesadüf bu ya Pasteur veya Koch’la  karşılaşsaydım, onlara da şu meşhur sorumu sorsaydım: “Sizce uzaylı nasıl bir varlıktır, bana tarif eder misiniz?” Acaba... “Kafası var büyük.... Eli de küçük ...”diye mi betimlerlerdi? Yoksa?...

 


Bilimi Sanat Yapan “Yoksa”

İşte bence bilim tam bu “Yoksa” da başlıyor. Hatta bilimin sanat olmasını sağlayan da bu “Yoksa”...  Bu “Yoksa” algılanmayanı düşünmemizi  sağlayan, düşünerek algılatan bir “Yoksa”... Şimdi bir de siz düşünün...  Ya Pasteur “Yoksa” demeseydi, ne olurdu dünyanın hali? Enfeksiyon hastalıklarına çare bulunabilir miydi? İşte bilim de sanat da böyle önemli bir şey.

 

Pasteur Hakkında Kısaca

 

Pasteur, kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulundu. Tıp doktoru olmadığı için, 1800’lü yılların doktorları teorilerine karşı çıktı. Pasteur, buna rağmen çalışmalarını sürdürdü. Pasteur’ün bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceğine olan inancı tamdı. Kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve kendine inancını sürdürerek araştırmalarına devam etti.Pasteur kendine inanan, başkalarının söyledikleriyle değil, kendi doğrularıyla yaşayan ve sezgilerine güvenen bir bilim insanıydı. 1895 yılında hayata gözlerini yumduğu güne kadar son derece alçak gönüllü, gösterişsiz ve sade bir yaşam sürdürdü. Yaşlılık yıllarında insanların ona gösterdikleri büyük saygı karşısında şaşkınlığa düşer ve bunu pek komik bulurdu.Londra’da uluslararası bir tıp kongresinde kongre salonuna girdikten kısa bir süre sonra Pasteur kürsüye davet edildi. Pasteur’ün yüzünde hayal kırıklığına uğramış gibi bir ifade belirdi. Pasteur; “İngiltere Prens’i buraya geliyor olsa gerek…” dedi. “Keşke dışarda dursaydık. Gelişini de izleyebilirdik böylece.” Bu içten sözler herkesi çok duygulandırmıştı. Kongre başkanı Pasteur’e “Hayır Bay Pasteur!” dedi. “Gelen sizsiniz. Herkesin takdir ettiği ayakta alkışladığı insan sizsiniz.”




Sayı 6 ( Ocak - Şubat 2012 )

Bu yazı 5100 defa okundu.