Osmanlı; Ne İyi Yapmış da, Tarihimizi Başka Ülkelere Hediye Etmiş!

Yazıma, "Bir varmış bir yokmuş" diye başlamak istiyorum. Çünkü bundan yüz yıl kadar önce yaşadığımız ülkeye hakim, güçlü mü güçlü bir imparatorluk varmış. İmparatorluğun yöneticileri gücüne güç katarak yeni topraklar elde ederken ülkelerinde daha önce yaşamış olan uygarlıkları değersiz olarak görmüşler. Osman Hamdi Bey adında bir arkeologun çalışmaları ile Arkeoloji ile tanışmış olsalar da özünde anlayamamışlar, kendi tabirleri ile taş parçalarını...
 
Kolayca vazgeçip, dostlarına hediye edebilmişler!
 
Üzerinden yıllar yıllar geçmiş. Bu güçlü sandığımız imparatorluk çökmüş, yeni bir devlet kurulmuş. Bu devletin kurucusu Ulu Önder Atatürk toprağın altında var olan medeniyetlerin önemini bilmiş. O günkü koşullarda araştırmalar yapmış, araştırmalara ön ayak olmuş. Bunun için devlet bütçesinden kaynaklar yaratmış. O'nun ölümünden sonra aydın insanların başka uğraşları olmuş.  Tarih bilinci yok denecek kadar aza inmiş. Ve bugüne kadar da devlet desteği ile bata çıka da olsa kazılar devam edebilmiş. Ama değişmeyen tek şey taş parçası zihniyeti olmuş!
 

Ben Artık Osmanlı'ya Hiç Kızmıyorum

Ne acıdır ki gelişmiş ülkelerin müzelerinde, koruyamadığımız, değersiz olarak gördüğümüz eserlerimizin sergilendiğini görmekteyiz. Kabul etmek gerekirse bu durum hiç de hoşumuza giden bir durum değil! Ne var ki eserlerin çıkarıldıkları yerde kendi kaderine bırakılacağı düşüncesi karşısında ben artık eserlerin yurt dışındaki önemli müzelerde sergilenmesine üzülmüyorum. Aksine mutlu oluyorum. Benim ülkemin sahip çıkamadığı tarihimi gelecek nesillere ulaştıracak elçiler oldukları için onları daha da önemsiyorum.
 
 
Yakın bir zamanda Pergamon Müzesi'ni gezerken bu düşüncemi bir kez daha doğruladığımı söylemek isterim. Ve vatanımdan uzak bir ülkede, vatanıma ait eserleri görmek mutlu ettiği kadar kendimle bir kez daha yüzleşmemi sağladı. Ve o gün ben Osmanlı İmparatorluğu’nun yetkililerine kızmayıp onları farklı bir pencereden değerlendirmeye başladım. 
 
Müzeye de adını veren Bergama'dan çıkarılan Zeus Sunağı'nı müzeye getiren yetkililerin, sunağın rekonstrüksiyonunu tamamladıktan sonra müze binasına şekil verdiklerini hatırladım. Restorasyon çalışmaları nedeniyle görememiş olmanın üzüntüsü karşısında eserimize hala sahip çıkıyor olduklarını görmek beni garip duygulara sürükledi diyebilirim.
 
 
Pergamon Müzesi'nde Milet başta olmak üzere çok sayıda yerleşime ait eserler bizim coğrafyanın ne kadar zengin ve önemli olduğunu dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilere gösteriyor. Tabii ki bu durum da bana ayrı bir mutluluk veriyor. 
 

Noel Hediyesi; Mschatta (Mşatta) Sarayı

Ama beni en fazla etkileyen ve karşısında uzun zaman harcadığım ve “iyi ki hediye etmişler” dediğim Mschatta (Mşatta) Sarayı oldu. Demir yolu hattı ne tesadüftür ki diğer önemli alanlarda olduğu gibi Mşatta'dan geçiyormuş! Berlin Müze müdürü 1902 yılında Mşatta'ya ait fotoğrafları görür görmez, onu "İslami Sanat Eserleri Müzesi"ne kazandırmak için çalışmaya başlar. 
 
 
Mşatta, Osmanlı İmpatorluğu’nun malıydı ve Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamit ile Alman İmparatoru II. Kaiser Wilhelm arkadaşlardı. Abdülhamit, 1903 yılında Alman dostundan bu eseri noel hediyesi olarak kendilerine gönderilmesini arzu eden bir telgraf alır. Ve bu eser gemilere yüklenerek Alman dostuna hediye edilir!
 
Bana göre burada suçlayacağımız hiç kimse yok!... Müzede eserin arazide çekilmiş fotoğraflarını ve müzedeki rekonstrüksiyon çalışmaları sırasında çekilmiş fotoğrafları görünce içimden “iyi ki burada” dedim. Eğer arazide kalsaydı, Ali Ayşe'ye olan sevgisinin göstergesi olarak bu kalıntıya ikisinin aşkını kazıyacaktı. 
 
Şimdi ise karşısında izlemekten bıkmadığımız bu sanat eserine bakarak “neden artık bu tarz eserler üretilmiyor” diyoruz. 
 
Bu müzede dikkatimi çeken bir diğer şey de anlatımın İngilizce ve Almanca'nın yanı sıra Türkçe olmasıydı. Belki de “biz çaldık zannediyorsunuz ama sizin yöneticilerinizin armağanıdır” demek için kullanılmış bir yöntemdir. Ki öyle !... 
 
Malum taş parçası zihniyeti !...
 
Ve yazımı tekrarlamaktan usanmadığım bir dileğimle bitirmek istiyorum. Belki bu dileğim sizlere kendimle çelişiyor olduğum izlenimini verebilir. Ama yaşadığım kentin sevdalısı olarak Satsneferu'nun Adana'ya gelmesiyle bir şeylerin değişeceği hayali bu düşüncemi canlı tutuyor. Belki de bu küçücük heykel, tarihi eserlerimize hak ettiği değeri vermemize vesile olur. 
 
Belki bu küçücük hareket ile Adana, zengin anlatımlı müzelerine kavuşurken, mevcut olan müzelerinin de güçlenmesini sağlayan bir kent olur. 
 
Hatırlarsanız bir imza kampanyası ile "Satsneferu'yu Geri İstiyoruz" demiştik, yeniden harekete geçsek mi? Ne dersiniz ? 
 



Sayı 25 (Mart - Nisan 2015)

Bu yazı 2602 defa okundu.