Kur'an'da Anlatılan Tekâmül Düzeni ve İnsan - 4



İnanan inanmayan yoktur, inananlar vardır;

inanç farklılıkları Tanrı tasavvurunda ortaya çıkar. “

 

Yıldızlı bir gecede...

Samanyolunun sonsuzun içinde çıkıp pırıldadığı saatlerde.

Semanın derinliklerine bakınız...Ve kendinize, “ Yıldızlarla benim yaşam öyküm tıpa tıp aynı olabilir mi? “ diye sorunuz.

* * *

Anlama yolcusu değerli okurlarım,

Ana başlığı “ Kur’an’da Anlatılan Tekâmül ve İnsan“ olan yazı dizisinin 4. Bölümü’ne gelmiş bulunuyoruz. Yazılarımızın amacı yaratılış ve oluşu; canlı yaşamın doğasını ve insanı anlamaya çalışmaktır. Bunun için çağdaş bilimin kuramlarına, bulgularına ve İlahî vahyin haberlerine başvuruyor cevapları arıyoruz.

Aslında yaptığımız, tabiat kitabını okuyarak, yarattığı varlıklar üzerinden Yüce Tanrı’yı anlayabilme uğraşısıdır. Çünkü O’nu, Zâtı’nı görerek bilme-anlama imkânımız. O’nu ancak; kainat aynasına yansıyan yaratıcı kudretinin tecelli ve tezahürlerini müşahade ederek anlayabiliriz.

Değerli okurlarım,

Anlama yolculuğu; hakikati bilme ve içselleştirme arayışıdır.

Bu kutlu yola çıkmış olanların yönlendiricisi de, yakıtı da, aşktır...

Hakikate giden yollar çok, Hakikat ise TEK’dir.

İnsan doğası kendini, hayat macerasını ve kutsalı merak eder. Bu merak yeni başlamış değil. İnsan düşünebildiği andan itibaren, diğer canlılar ise içgüdüsel olarak aynı arayışın yolcusu olmuşlardır.

İnsanlar bu amaçla kuramlar üretmişler, ruhsal deneyimler yapmışlar, sezgi melekelerini kullanarak bilgi edinmeye çalışmışlardır.

İnsanlığın bu çabaları Teozofi, Teizm, Deizm, Panteizm, Panentezim, Ontoloji, Varlık, Gerçek, Gerçeklik (realite) ve Oluş başlıkları altında değerli bir bilgi birikimi oluşturmuş.

Bu bilgileri sizlerle paylaşacağız.

Ama önce evrim ya da eş anlamlısı tekâmül nedir anımsayalım:

Tekâmül, kemâl bulma olgunlaşma demektir.

Biyolojideki anlamı ise; gelişim, gelişmedir; bu anlamıyla birdenbire olmayan, kesintisiz, niteliksel ve niceliksel bir gelişme sürecini ifade eder. Buraya kadarki anlam içeriği Darwinist evrim ile aynıdır.

Ancak, Kur’an’da anlatılan tekâmül ile Darwinist evrim farklıdır:

Kur’ansal tekâmül yalnızca biyolojik gelişme süreçlerini göstermez; insanın öz benliğinin olgunlaşıp yetkinleşmesini de kapsayan bir tekâmülü anlatır.

Kur’an, canlı varlıklarda gözlenen tekâmülün tesadüflerin yarattığı sonuçlar olmadığını bildirir. Sünettullah’ın ( Allah’ın kainat düzenine koyduğu yasaların) işleyişi sonucu olarak ortaya çıktığını gösterir. Kur’an, bir görkemli plânın, Tanrısal tecelli ve tezahürler yoluyla kainata aksedişini haber verir. Biz insanlar bu yansımayı kainat aynasında izleriz. Tanrı’nın isim-sıfatlarının tecelli ve tezahürlerini; gelişim-değişim (oluş) süreçleri halinde birbirini izleyerek akan olaylar dizisi halinde algılarız. Bu tekâmül; şuurlu, gayelidir. Ve bu tekâmül yer yüzü üzerinde başlayıp orada bitmeyecektir; ölümden sonraki yaşamda da devam edecektir.

Tanrı’yı Aramak - Varoluşu Sorgulamak

 


Varoluşu anlamaya çalışıyoruz. O halde
varlık nedir, önce onu anlaylım.

Bilimsel kaynaklarda varlık açıklanırken göreceli olarak ele alınıyor.

Varlığın tanımı, neye karşı var olduğuna bakılarak yapılıyor:

1. Yokluğa karşıt olarak varolan şey, varlıktır.

2. Oluşa karşıt bir şey olarak ise varlık; değişmeden aynı kalan gerçekliktir.

3. Boşluğa karşıt bir şey olarak da varlık, mekânda bir yer işgal eden kalıcı gerçekliktir.

4. Ve varlık, ontolojinin konusu olan şeydir.

Oluş Nedir

 

Oluş, bir varoluş formu ya da düzeninden başka bir varoluş formu ya da düzenine geçiştir.

Oluş bir şeyin gizil (potansiyel) gücünü, sahip olduğu imkânlarını gerçekleştirmesi, doğal amacına hedefine ulaşması durumudur; olduğundan başka türlü olma sürecidir.

Örnek olarak bir tohum verilebilir:

Tohumda saklı olan ( potansiyel olarak mevcut bulunan) bitkidir.

Tohum toprağa ekildiğinde, içindeki potansiyel olarak sahip bulunduğu bitki harekete geçer filiz verir. Zamanla gelişip-değişerek bir varoluş formu ya da düzeninden başka bir varoluş formu ya da düzenine geçerek büyür; yani, tekâmül eder; minicik bir tohum halinden çıkar, koca bir ağaç olur.

Yukarda verdiğimiz örnek aslında tüm canlılar için geçerlidir.

İnsan da sonuç olarak bir tohumdan gelişerek ortaya çıkmıyor mu?..


Düşünür Herakleitos oluşu şöyle anlatıyor:

Varlıklar doğar ve yok olur; şeyler sürekli bir hareket, aralıksız bir ‘oluş’ içindedir.

Bu oluş, doğum ve ölüm, soğuk ve sıcak, büyük ve küçük gibi karşıtların çatışmasından doğar.”

Görüldüğü üzere Herakleitos, karşıtların çatışmasından / diyalektiğinden tekâmül süreçlerinin doğup ortaya çıktığını söylüyor.

Platon’un felsefesinde ise, oluş, ezelî-ebedî, değişmez, mutlak, kalıcı İdeaların oluşturduğu varlık alanının karşısında yer alan, ve değişmeyle belirlenen gündelik duyu deneyi dünyasına verilen addır.”

Platon, İdeaların değişmediğini, değişim (dolayısıyla tekâmül) dinamiğinin duyu deneyi dünyasına ait bir durum olduğunu düşünmüş.

Modern felsefede, Hegel ve Marks’ın diyalektiğine göre ise oluş;

Karşıtların çatışması sırasında oluşun uğrakları olan tez, antitez ve sentezle açıklanmaktadır.”

Hegel ve Marks da oluşu karşıtların çatışmasına bağlıyor ve bunu tez, antitez ve sentez alanının konusu olarak görüyorlar.

Ontoloji Nedir

 



Varlık, ontolojinin konusu olan şeydir “ şeklinde de tanımlanmıştı.

O halde ontoloji nedir ona da bakalım:

Ontoloji; varlığı varlık olarak, varlık olmak bakımından ele alan bilimdir.

Varlığın doğasının ne olduğu, varlığın kendi başına ne olduğu, sorularını sorar.

Gerçekliğin yapısını ve doğasını varlık, değişme, zaman, mekân, öz, zorunluluk, yokluk, edimsellik gibi kategorileri kullanarak, kapsayıcı bir biçimde açıklamaya çalışan felsefe türüdür.

Ontoloji, varlığın temel ilkelerini konu alıp, bir kategoriler öğretisi ortaya koyar.

Nihai ve en yüksek gerçekliğin, Mutlak Varlığın, Bir olanın, İdeaların doğasını ifade etmeye, dış dünyada var olan şeylerin varoluşları için, söz konusu gerçekliğe nasıl bağlı olduğunu göstermeye çalışır. Buna göre ontoloji, var olmanın ne olduğunu ne anlama geldiğini konu alır.Ontoloji,“ Varlığın Genel Bilimi “ olarak da adlandırılmıştır.”

İdea Nedir

 



İdea: Antik Yunan felsefesinde, ve özellikle Platon (Eflatun)’da, ezelî-ebedî doğa ya da öz, doğru bilginin nesnesi; Tanrı’nın zihnindeki içerik; duyularımızla algıladığımız şeylerin yetkin ilk örneği anlamına gelen terimdir.

Platon’da idealar, kendilerine ait bir soyut varlıklar evreninde var olurlar. Yani onlar zamanın ve mekânın dışındadır, ayrı bir idealar evreni meydana getirirler.

Yeni Plantoncularda ise idea, şeylerin kozmik Zihinde varolduğu düşünülen ilk örneklerinin adı olmuştur.

Gerçek Nedir

 

Felsefede gerçek kavramı, tıpkı varlık kavramı gibi, göreceli halde ele alınıyor; neye göre gerçek olduğu dikkate alınarak tanımlanıyor:

1.Gerçek, mümkün olana karşıt olarak, somut, olgusal ve zihinden bağımsız varoluşa sahip olandır.

Gerçek, yapılması mümkün ile yapılmış-bitmiş olan arasındaki farkı anlatır.

Örneğimizde; birisi, olabilir yapılabilir durumdadır; öteki ise; olmuş bitmiştir, somut olarak vardır.

Bu durumda ikincideki olguyu anlatan kavram, gerçeği ifade eder..

2. Kurgusal, yapay ve imgesel olana karşıt olarak gerçek, algıdan ya da zihinden bağımsız olarak varoluşa sahip bulunandır.

3. Gerçek, tözsel ya da nesnel bir varoluşa sahip bulunandır.

(Töz de göreceli tanımlanan bir kavramdır; töz, bir şeyin kendisinden meydana geldiği cevherdir. Ya da töz: Bir şeyin, kendisi olmadan, her ne ise o olamadığı şeydir.)

4.Ve gerçek, fiilen, şimdi varolan için kullanılan nitelemedir.

Gerçeklik (realite) nedir

 

Gerçeklik ( realite), en genel anlamı içinde, dış dünyada nesnel bir varoluşa sahip olan varlık, varolanların tümü, varolan şeylerin bütünü; bilinçten, bilen insan zihninden bağımsız olarak varolan herşeydir.

Gerçeklik, fiziki evrenin doğrudan ya da dolaylı olarak ölçümlenebilir olan yönleridir.

Bu anlamdaki gerçeklik, nesneldir. Gerçeklik; bireyin gerçekten varolduğuna inandığı Tanrı, ruh ve ideal nesneleri de içerecek şekilde de ifade edilip-kullanılmaktadır.

Yaşam Döngüsü - Doğadan Yansıyan Tekâmül

 



Dünyamızdaki her şey tohumdan ağaca; ağaçtan, dallara yapraklara ve tekrar tohuma (meyveye) uzanan bir yaşam döngüsü içinde varlık bulur...

Ve her şey tedricen ( belli bir süreyi kullanarak) gelişir.

Big Bang Kuramı’nın gösterdiği de esasen bu değil midir?

Tohumdan başlayan bir süreç... Genişleyen bir küre... Evren de nihayetinde bir kozmik tohumdan / bir enerji noktacığından oluşup ortaya çıkmamış mıydı?..

Değerli okurlarım,

Hepimizin kolayca gözlemleyebileceğimiz bir yaşam döngüsü içindeyiz.

Bu döngü, bir tekâmül düzeni içerisinde sürüp-gitmektedir:

Tohum filiz verir, bitki olur... Bitki gelişir-olgunlaşır yeni tohumumlarını (meyve) üretir, onları toprağa dökerek türünü devam ettirir. İnsanlar da öyledir: Kadın ile erkek birleşir, aile kurar, tohumlarının birleştirerek- ürerler; tıpkı, tohum-ağaç-tekrar tohum döngüsünde olduğu gibi...

Böylece yaşam; doğum-ölüm-yeniden doğum süreçleri halinde sürer gider; tıpkı evrenin derinliklerindeki gök cisimlerinde olduğu gibi...

Ölüm Son Değil Yeni Başlangıçların Kapısıdır
 

Gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin ve diğer tüm gök cisimlerinin; bir nebulanın tozlarında

başlayan ve bir patlama ya da çöküşle bitecek olan birer yaşam öyküleri vardır:

Onlar da insanlar gibi doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Ancak gök cisimlerine yaşam veren parçacıklar için bitiş (ölüm); bir son bulma değil, yeni başlangıçların tohumlanmasıdır:

Süpernova aşamasında yıldızlar patlayarak uzaya dağılırlar. Uzaya püskürttükleri parçacıklar yeni nebulaları oluşturacaktır. O bulutsulardaki maddelerden yeni gök cisimleri doğacaktır.

Göğün derinliklerinde de; doğum- ölüm-doğum süreci, nihai son gelinceye kadar, sürecektir.

İnsan Yaşamı Yıldızlardan Farklı mıdır
 



Hayır değerli okurlarım, farklı değildir.

İnsanın dünya sahnesine çıkışı da yukarda anlattığımız varoluş öyküsünün neredeyse tıpa tıp benzeridir. Fakat diğer varlıklarla insan arasında çok önemli bir fark vardır:

İnsan sadece biyolojik olarak tekâmül etmez; o, manevi benliğiyle de tekâmül eder.

İnsanın sonlu olan yanı, bedenidir.

Özü (manevi varlığı) ise ölümsüzdür ve sonsuzluk yolcusudur.

Bedenin ölümü, insanın topraktan olan yanının son bulmasıdır.

Ölüm olayı ile yaşam enerjisinin akışı durduğunda insan bedenini meydana getiren madde çözülüp toprağa dönmek üzere yığılıp kalır. Böylece insanın, yer yüzü üzerinde süren bedenli yaşamı ve biyolojik tekâmülü de sona erer. Ölüm ile insanın özü, ruhani boyuta (* Berzah âlemine) geçer; artık tekâmülüne orada devam edecektir.

Yıldızlar süpernova aşamasında, insanlar da dünya yaşamı için verilen süre bittiğinde çözülüp dağılıyorlar. Görüldüğü üzere yaşamın maddesel boyutu açısından bakıldığında aralarında önemli bir fark yoktur. *( Berzah âlemi hakkındaki geniş bilgiye ulaşmak için, Yazar Fevzi Acevit’in önceki yazılarına tıklamanız yeterli olacaktır..)

Darwinist Evrim mi - Kur’ansal Tekâmül mü

 



Kur’ansal tekâmül ile Darwinist evrim arasındaki farklar şöyle özetlenebilir:

  • Darwinist evrim anlayışı rastlantılara inanır; varoluşu, bilinci, düşünce melekesini maddeye mal eder.

  • Kur’an’da anlatılan tekâmül düzeninde ise rastlantılara yer yoktur:

Her şey, Allah’ın yaratışı ile var olmakta, ve O’nun kainat düzenine koyduğu yasalara (Sünnetullah’a) tabi halde oluşmaktadır. Söz konusu yasalara örnek olarak “ nedensellik “ ve “ tedriç “ yasaları gösterilebilir:

Kainat düzeninde her şey, bir zaman dilimini kullanarak tedricen oluşur ve yine öyle gelişir. Yüce Kur’an’da Tedriç yasasına şöyle işaret ediliyor:

Görmüyorlar mı, Allah yaratmaya nasıl başlıyor ve onu tekrarlıyor? Şüphesiz bu Allah’a kolaydır.” - (Kur’an, 29 Ankebut; 19)

  • Yine evrende her sebep mutlaka sonuç ya da sonuçlar doğurur; işte bu da, “ Nedensellik Yasasıdır.

Şayet nedensellik yasası işlemeseydi bilim de olmazdı. Bilimsel bilgi ve bulgular, evrende değişmeden tekrar eden sebep-sonuç zincirinin çözümlenmesinden ibarettir. Keşifler icatlar evrende zaten mevcut bulunan bir imkânın nasıl kullanılabileceğinin anlaşılmasıdır.

Kur’an’da nedensellik yasası, “ Her ne ile karşılaşıyorsanız o kendi elerinizin ürünüdür...” şeklinde haber verilmiştir. İncil’de de aynı kozmik gerçek, “ Ne ekersen onu biçersin!” diye ifade edilmiştir.

İnsanın Dünya sahnesinde görünmesi öyle birden bire olmamıştır: İnsanın oluşup-gelişmesinde; suda başlayan, su ile toprakta devam eden ve dişinin rahminde üreme evresine varan bir tekâmül süreci söz konusudur.

Yer yüzü üzerinde sorumlu bir varlık olması ise; Allah’ın ona, “duyuş ve görüş yeteneği (Kur’an, Dehr, 1 ve 2) vermesi ve “ isimleri öğretmesiyle ( Bakara, 30) “ başlamıştır.

Kur’an her canlı şeyin sudan yaratıldığını haber vermektedir. ( Enbiya 30 )

İnsan da bir canlıdır. Demek oluyor ki o da ( bedenesel yapısının oluşumu itibariyle) sudan yaratılmıştır. Çağdaş bilim de aynı bilgiyi veriyor; yer küre üzerindeki canlı yaşamın suda başladığını söylüyor. ( Bu konuda detaylı bilgi için Fevzi Acevit’in ismine tıklayarak Yaşamın Kökeni ile Yaratılışın Doğası başlıklı yazılarına ulaşabilirsiniz.)

 

İnsanın Tekâmül Yolculuğu

Allah’ı Bilme Arayışıdır
 



Doğada ve insanda açıkça gözlenen biyolojik (maddi) bir tekâmül süreci var...Peki, tekâmül, 
manevi-ruhsal boyutu ile neleri ifade etmektedir ve Darwinist evrim teorisini savunanların temel yanlışı nedir?

Darwin’in evrim teorisini savunanların temel yanlışı; insanın manevi-ruhani boyutunu görmezden gelmeleridir. Oysa insanlığı etkileyen keşifler, üretilen bilimsel kuramlar; salt akıl yürütme yolu ya da deneysel yöntemler kullanılarak elde edilmemiştir:

Bir çok keşif, kuram; düşünen insanın zihnine inen ilhamların sezgi melekesi yoluyla değerlendirilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

O düşünsel esinlerin, maddi olduğu söylenebilir mi?!

Özetlersek sonuç şudur değerli okurlarım:

Darwin’in evrim teorisi, canlı varlıkların oluş-oluşum süreçlerinde biyolojik olarak neler cereyan ettiğini doğru bir biçimde tespit etmiştir. Ancak bu keşfin insana dair herşeyi açıklayabildiğini sanma yanılgısına düşmüşlerdir: Böylece ortaya; insanı evren sahnesinde biyolojik bir varlık olarak algılama ile sınırlı kalan bir teori çıkmıştır. Bu teori insanı, varoluş sahnesine tesadüfen çıkmış; gayesiz, manevi boyuttan yoksun bir varlık gibi görmektedir. Bu evrim anlayışında insanın; düşünen, hisseden, kutsalı sezen ve arayan; dolayısıyla, sonsuzu kucaklayan boyutları noksandır.

Kur’an’da anlatılan tekâmül ise, Darwin’in kuramından çok farklıdır:

Kur’an, gerçekliğin her boyutunda işleyen ve kendini apaçık ortaya koyan bir tekâmül nizâmının; bir İlahi Plân’ın, Tanrısal tecelliler tezahürler halinde kainata aksettiğini gösterir.

Kur’an insanın tekâmülündeki manevi / ruhani boyutu esas alır. İnsanın İlahî emaneti taşıma (varlığın yaratılışındaki gayeyi gerçekleştirme) yükümlülüğünü haber verir. Bu öyle bir evrimdir ki; maddi bedenler toprağa terkedildikten sonra da sürer ve manevi-ruhani boyutta devam eder.

Hakikate Giden Yollar Çok Hakikat Tek

 



Kendini, zamanı ve mekânı, yaşam gizemini ve Yüce Tanrı’yı anlamaya-bilmeye çalışan insanlık, değerli bir bilgi birikimi sağlamıştır. Çok sayıda kuram ortaya çıkarmıştır.

Böylece insanın bilme-anlama arayışını besleyen sorulara cevaplar üretilmiştir.

Şimdi bu bilgilerin bir bölümünü siz değerli okurlarımla paylaşacağız. Ancak, söz konusu felsefi çözümlemeleri, mistik deneyimlerden süzülenleri okurken şu hususu önemle dikkate almalısınız:

Gösterilen düşünsel çabalarla varılmak istenen hedef; Tek’dir...

O’na, İlahi hakikate giden yollar ise çoktur...

Yolların çok ve farklı olması yanlış olduklarını göstermez!

Yanlış, hedeften sapılırsa ortaya çıkar. Felsefenin kuramları, mistik gizemciliğin yol ve öğretileri aynı amaç içindir; Allah’ı anlayabilmek...

Teizm Nedir

 

Teizm; varolan her şeyin yaratıcısı olan bir Tanrı’nın varlığına inanmadır.

O’nun, mutlak ve sınırsız bir bilgiye ve güce sahip olduğuna sarsılmaz bir inanç beslemedir.

Bu inanca göre; evrende bulunan ve duyularımız aracılığıyla bilinen...

Ya da, imgelem ( hayal gücü) ve akıl sayesinde varolduğu sonucuna varılan tüm varlıkların varoluşları; sonsuz, ezelî-ebedî ve bilinçli bir varlığın yaratıcı iradesinin tecelli etmesinin sonucudur.

Genel olarak Allah / Tanrı / Rab adlarıyla andığımız varlık, özünü ve karakterini, akıllı yaratıklarının düşüncelerinde ve ideallerinde açığa vurur...Ve bundan dolayı, insan adı verilen varlıklarla; kuldan Allah’a yükselen yakarış - Allah’tan kula inen rahmet şeklinde tecelli eden bir kişisel ilişkide bulunur.

Teizmin anlattığı Tanrı; doğanın üstünde ve ötesindedir...

Yani evrene aşkındır, yarattığı varlıktan ayrıdır, fakat O, Kendisini yaratıkları aracılığıyla gösterir...Gücü her şeye yeter...Her şeyi bilir...Tanrı güç, gerçeklik ve değer bakımından en yüksek en Yüce Varlıktır...Ve insan O’nu bilebilir ve O’na erişebilir.

Tezofi Nedir

 

Tezofi doğasını, özünü tam ve eksiksizce açıklamaya çalıştığı Tanrı’yı tanımayı, insanın evrendeki yerini belirlemeyi...Yaşam ve ölüm bilmecelerini çözmeyi...Ve ruhun Tanrı ile birleşinceye dek yükselmesini sağlamayı amaçlayan, büyük ölçüde sezgisel bilgiye dayanan bir disiplindir.

Teozofi kendisini, Yüce Tanrı tarafından ilham edilmiş bir öğreti olarak sunar.

Phytagorasçılık, Yeni – Platonculuk gibi ve benzeri matematiksel veya bilimsel temellere dayandırılmak istenen her tür felsefî gizemcilik, teozofi alanında kalmaktadır.

Panteizm Nedir

 



Panteizm ya da Tümtanrıcılık, ( Doğatanrıcılık ya da Kamutanrıcılık)

Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür.

Panteizmde, her şey Tanrı'nın bir parçası olarak kabul edilir.

Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı'dır. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Pan-enteizmden farklı olarak, panteizmde,Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur.

Deizm Nedir
 

Deizm, yaradancılık olarak bilinir.

Yetkin bir kişisel varlık olarak Tanrı’nın varlığına duyulan inançtır.

Deizm, vahyi ve vahyin bildirdiği Tanrı’yı ve dini inkâr eder.

Yalnızca akıl yoluyla kavranan bir Tanrı’nın varoluşuna inanır.

Tanrı’nın varlık olarak da etkinlik olarak da doğanın üstünde ve tümüyle dışında olduğunu ileri sürmesiyle teizmden ayrılır.

Deizmin temelinde evrene müdahale etmeyen bir Tanrı anlayışı vardır.

Deizm, vahyin insan aklına uygun olması gerektiğini öne sürer. Dinin kutsal kitabının akla uygun yorumlanmasını talep eder, mucizeleri reddeder, mistik öğelere yer verilmemelidir, der.

Pandeizm, Panteizmin deistik formudur veya Deizm'in panteistik formudur.

Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı'dır.

Tanrı-evren-insan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır.

Tanrıbilimsel olarak; Tanrı, evren ve insan; birdir, aynıdır.

Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, herhangi bir yaratmadan da söz edilemez.

 

İbn Arabî ve “Vahdet-i Vücûd "- Spinoza ve “ Panteizm “
 



Spinoza'nın yukardaki bölümde aktardığımız görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya'sındaki ünlü mutasavvıf
Muhyiddin İbn Arabi'nin etkisiyle oluşmuştur.

Bilindiği gibi, Arabî'nin görüşü "Vahdet-i Vücûd/ Varlığın birliği" olarak ileri sürülmüştü. Ancak birçoklarının sandığının aksine, Spinoza'nın Panteizmi ile Arabî'nin Vahdet-i Vücûd anlayışı birbirinin aynı değildir:

Spinoza'da: “ Tanrı evrendedir ve evren kadardır.

Arabî'de ise: “ Evren, Tanrı'dadır ve bu durum Tanrı 'yı sınırlamamaktadır. “

Pan-enteizm / Diyalektik Teizm

 



İngiliz filozof Whitehead'e
göre, Tanrı'nın, her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır.

Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı; ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak, ama, varoluşa katılmamış olacaktı.

Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir.

(Whitehead'e göre: ) Bu nedenle Tanrı'nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış, evrenin içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı'da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.

Süreç Felfesi olarak da ifade edilen ve Whitehead 'le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir.

Hem zamanın içinde, hem dışında; hem sonlu, hem de sonsuzdur.

Aynı zamanda hem tikel, hem tümel; hem neden, hem sonuçtur.

 

Düşünür Hartshorne ise, Tanrı'nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler.

Soyut niteliğiyle Tanrı; mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir.

Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir.

Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik ( mükemmellik) klasik teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik, değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme Tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir.

Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.

Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey Tanrıdır. Pan-enteizmde ise, her şey Tanrı'dan sudur etmiştir (oluşmuştur).

Felsefi Çözümlemeler,

Mistik Keşifler ve İlahî Hakikat
 

Değerli okurlarım,

Yukarıda paylaştığımız birbirinden farklı görüş ve inançların ortak paydası; o düşünce ve inançları seslendirenlerin, Yüce Tanrı’yı anlama ve O’na kavuşma gayesini takip ediyor olmalarıdır.

Onlar gönüllerde varlığını inkâr edilemez bir biçimde hissettikleri Kutsalı anlamanın onunla hemhâl olmanın derdindedirler. Hepsi de aynı yakıcı hasreti duymaktadır.

Peki,hasret aynı arayış aynı ise; inançları, düşünceleri, yolları neden farklılaşıyor?

Çünkü, en başta yolu -yönü seçerken ayrıldılar..

Ve bu tercih farklılaşması kaçınılmazdı, çünkü; her insan ayrı bir kainattır, bu sebeple onları yönlendiren saikler de farklı farklıdır. Tercih farklılıklarını yaratan da budur; insanın doğası...

İnsan sonsuzun içindeki kozmik yolculuğu sırasında bir çok defa, seçme/tercih yapmak zorunda kaldığı ve kalacağı kavşaklara gelecektir.

Yaptığı ya da yapacağı her tercihin doğru olması beklenemez.

Yanılgı onun yazgısı gibidir; denheyerek yanılarak öğrenecektir...

Unutulmaması gereken şudur; esas olan Kutsal’ın farkında olmak ve O’na kavuşmayı dilemektir.

Bu olduğu sürece yanlışlar Yüce Rahman’ın âlemleri ve insanı kuşatan sonsuz rahmetinin nuru ile örtülür ve insana yeniden tercih yapma şansı sunulur.

İşte bu İlahî hakikât sebebiyle Allah’ı, “ Esirgeyen Bağışlayan “ diyerek anıyoruz...Çünkü bilincimizle idrak etmemiş olsak bile, fıtraten sahip olduğumuz yöneliş ve sezgi ile O’nun sonsuz rahmetini duyumsuyoruz; O’NA YASLANIYORUZ...

İnanan İnanmayan Yoktur

Ataeist de Bir Yaratıcıya İnanır
 

Yukarıda paylaştığımız felsefi çözümlemeler de gösteriyor; insan arayıştadır.

Düşünce ve inanç farklılıkları da bunun apaçık kanıtıdır.

Mesela ateizmi, tanrı tanımazlık, diye tarif ederler.

Hayır gerçek öyle değil; aslında ateistin de inandığı bir yaratıcı vardır:

Onlar, maddeyi ezelî ( hep var) ve her şeyin yaratıcısı sanıyorlar...

Görüldüğü üzere teist (Allah’a iman eden) ile ateist; tanrı tasarımında ayrı düşmektedirler.

Ataeist, bir aldanış içinde bulunduğunun henüz farkında değildir.

Yaratıcı Kudret’in maddede olduğu zannının kurbanı olmayı seçmiştir.

Elle tutup gözle gördüğünün (cisimler âleminin) ötesindekini sezemeyişin tutsağıdır.

Aklı ve maddeyi yeterli sanmaktadır. Oysa, o çok inandığı adeta putlaştırdığı akıl da, ötelerde metafizik bir varlık değil midir; düşünceyi elle tutabiliyor muyuz?..

Hasret Nasıl Dinecek

 

Şu bilinmelidir: Sorgulamaya devam ediliyorsa; İlahî Hakikat’e mutlaka ulaşılacaktır.

Çünkü sorgulamak, öğrenmenin ilk adımıdır.

Değerli okurlarım, âlemi (kainatı), insanı ve Tanrı’yı bilip-anlamak için gösterilen düşünsel faaliyetlerin hepsi değerlidir. Ancak, elde doğru yola kılavuzlayan İlahî bilgi kaynağı var iken, zihinsel ve duygusal kavşaklarda şaşkın ve yönsüz halde yol aramanın ne anlamı var!?

Vahyin verileri olan İlahî tebligat işte izlenmesi gereken yolu göstermektedir:

İnsan dünya yaşamında hem öğrenecek hem de öğretici olacaktır.

Ve ancak böyle yaşamayı başarırsa kemâle ( yetkinliğe) erecektir.

Yüce Kur’an, Allah’a giden dengeli ve dosdoğru yolu seçebilmede, insan ve yaşam gizemini çözebilmek için en güzel yol göstericidir.

Kur’an’da, “ OKU” diye buyuruluyor ve:

OKUYANA ÖĞRETMENİM “ diyor Rab...

İnsanın Sorumluluğu Hz Âdem’le Başlar

 

İnsanın sonsuzluk içinde devam eden kutlu yolculuğunda başlangıç; Hz Adem ve Havva ile olmuştur. Hz. Adem ve Havva, insanın duyuş ve görüş sahibi kılınmış mertebesidir.

Allah’ın isimleri öğretip halifesi kıldığı hâlidir. Kuran ayetleri insanın geldiği bu mertebeyi hikmet yüklü sembollerle şöyle anlatır:
Bakara Suresi 30:

Bir zamanlar Rabbin meleklere:

Ben yeryüzünde bir halife atayacağım.’ demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı:

Orada bozgunculuk etmekte olan, kan dökücü birini mi atayacaksın?

Oysaki bizler, seni hamd ile tesbih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz.’

Allah şöyle dedi: ‘ Şu gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim’.”

Bakara, 31: “ Ve (Allah) isimlerin tümünü (Âdem’e) öğretti...”

 

Söz konusu ayetlerin devamında Allah, isimleri, meleklere sorar.

Melekler: “ Biz senin öğrettiklerinden başkasını bilmeyiz” derler.

Allah Âdem’e, isimleri meleklere haber vermesini, buyurur.

Âdem, onlara, Âlemlerin Rabbi’nin öğrettiği isimleri ( bilgiyi / ilmi) haber verir.

Cenabı Allah, Meleklere Âdem’e secde etmelerini buyurur.

Melekler itaat ederler. Sadece İblis, ” Ben ondan iyiyim. Beni ateşten onu (Âdemi) çamurdan yarattın” der. Böylece Allah’a asi olur, kibre sapar nankörlerden olur.

Allah ona kıyamete kadar süre verir lanetler ve huzurundan kovar. ( Kur’an, Sâd: 71-85 )

Aydınlık ve Karanlık Kutupları
 

Değerli okurlarım İblis, şeytani ( azdırıcı, saptırıcı, aldatıcı, vesvese verici ) kutbu temsil eder.

Ancak bundan, Allah’ın kudretinin karşısında İblis’in de sanki (haşa) O’nun eşiti gibi bir kudrete sahip olduğu anlamı çıkarılmamalıdır!

İblis de, Cenabı Hakk’ın yaratıklarından biridir.

Onun şeytani kutba geçmesi; sonuçta Allah’ın bilgisi ve izni dahilinde olmuştur.

Neden? Çünkü Allah’ın muradı olan İlahî Plân’da ona verilen görev budur.

Mutlak Hakikat ise şudur:

Yüce Tanrı, Tek Bir’dir. O’nun karşıtı, eşiti bir kudret düşünülemez.

O’nun eşi ortağı yoktur. O her türlü kayıttan, sınırdan uzaktır, arınmıştır.

İlk de O’dur, Son da O’dur. Zaman ve mekândan münezzehtir O.

Rahman ve Rahim’dir O; merhameti, şefkati, koruması, esirgemesi tüm varlığı kuşatmıştır.

Âdem Kıssası Neleri Haber Veriyor
 

Yukarıda aktardığımız Kur’an ayetlerinde yapılan tasvir; yaratılışın, yani sonlu varlıklar âlemindeki kutuplu düzenin, İlahî Kudret tarafından nasıl takdir edildiğini sembollerle anlatmaktadır:

Yüce Tanrı yer yüzünde bir halife atayacaktır.

Bu halife, insan olacaktır.

( Ayetlerin söz gelimininden insanın yer yüzü üzerinde mevcut olduğu anlaşılıyor; Allah’ın insanı halife atayacağını bildirmesi üzerine meleklerin, “ O kan dökücü bozguncu yaratığı mı” diye düşünmeleri ve bu hususun ayette açıkça yer alması; bu yorumu yapılabilir hale getiriyor.

En doğrusunu elbette Allah bilir. ) Devam edelim:

İnsana, Allah tarafından, duyuş görüş yeteneği verilecek; isimler ( ilim, bilgi elde edebilme kapasitesi ) bahşedilecektir. Bu şekilde, onu diğer varlıklara üstün kılacak akıl gibi ve benzeri melekelerle donatılmış Allah’ın halifesi insana doğa güçleri boyun eğdirilecektir. ( Kur’an müfessirleri, Meleklerin Âdem’e secdesini doğa güçlerinin boyun eğdirilmesi şeilinde yorumlamaktadır.)

Bu Kur’ansal sahnede İblis, Allah’a asi olur:

İnsana (secdeyi) boyun eğmeyi değil; ona düşman olmayı, onu yoldan çıkarmayı ister.

İblis’in Allah’a asi olması tavrı sembolik bir anlatımdır.

Kur’an’ ayetleriinin tasvir ettiği bu tablo ile; yaratılmışlar âleminde (dünyamızda) işlevsel olacak karanlık kutbun Allah tarafından nasıl takdir edildiği anlatılıyor. Aksi mümkün değildir, çünkü; Allah’ın kudretine, buyruğuna boyun eğmeyecek hiç bir varlık yoktur, olamaz.

İblis ve ona tabi olacak şeytanlar topluluğu, yer yüzü üzerinde; insanları doğru yoldan saptırmak, onları nefsani arzularının köleleri yapmak için, kıyamete değin uğraşacaklardır.

Bu onlara Tanrı tarafından görev olarak takdir edilmiştir.

Böylece yer yüzü boyutunda yaşayan akıl sahibi sorumlu varlıkları kuşatacak olan kutuplu düzenin karanlık / kötülük kutbu belirlenmiş olmaktadır; bir yanda Tanrısal ışık, öte yanda ise şeytani karanlık, yani; İyi ile kötü...

İblis

 

Konumuzla doğrudan ilgisi bağlamında İblis hakkındaki Kur’ansal bilgileri kısaca verelim:

Değerli okurlarım, İblis tektir. Kur’an onun ‘cin taifesinden’ olduğunu haber verir.( Kehf, 50)

İblis’in ümmetini (onun takipçisi olan topluluğu) meydana getiren şeytanlar ise çoktur.

Yine Kur’an’da bildirildiği üzere şeytan, hem (gözden saklı varlıklar olan) cin’den olur,

hem de insandan. – ( Bkz: Kur’an, Felak ve Nas Sureleri)

Kur’ansal Zevciyet Kavramı

(Polarite, parite, benzer zıtlar ilişkisi, eş olma hali)
 

Şeytani gücün devreye girmesiyle yaratılmışlar âleminde; polarite / kutupluluk ve düalizm / ikicilik düzeni kurulur. Böylece İyiliğin karşısına kötülük kutbu yerleşmiş olur.

Kur’an, sözünü ettiğimiz bu kutuplu düzeni, Zevciyet (polarite, parite, benzer zıtlar ilişkisi, eş olma hali) kavramı ile ifadeye almıştır:

Eşya (:evrendeki cisimler / mevcudat) ; cevher (töz), araz, madde, suret gibi ikiliklerin sentezinden ibarettir. Hiçbir şey bu ikiliğe dayalı terkibin dışında kalamaz.

Ve bu durum gösterir ki, varlığın bir terkip edicisi, bir yapıp edicisi (sani) vardır ve onun zevciyet üstü bir tek, bir fert olması gerekir.

Oluşun, fıtrat diyalektiğinin özünde, Kur’an’a göre zevciyet yatar. (Yasin, 36; Tekvir, 7)

Allah, zatı itibariyle zevciyetin üstündedir.

O, sübhân, ahad, samed’dir; benzerlik zıtlık ilişkisinin dışında olan Mutlak şuur ve kudret demektir.

Ancak Allah da tecellileri ve zuhuruyla, yani isim-sıfatları ile bir polarite ve parite sergiler. Çünkü varlık Allah’ın bir görünüşü bir tecellisidir ve bu görünüşün arzettiği süreç bir parite ve polarite seyridir.” - (Y.N.Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, Zevciyet md.)

 

Değerli okurlarım,

İnsan fıtratında ve yaşadığımız âlemde aydınlık ile karanlık kutupları işte böyle ortaya çıkar.

Adı geçen karşıtların ( mesela, aydınlık ile karanlığın) çatışması; yaşadığımız âlemin, insan doğası dahil, her boyutunda devam eder: İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, aşk-nefret, mazlum-zâlim gibi ve benzeri; eşlerin ve zıtların çatışması vasatı işte böyle doğar.

Bu, dünya tablosudur.

Dünya, sonlu nimetleriyle, insanı kendine (yani fani, geçici ve boş olana) çeken negatif, ama, öğretici-eğitici bir rol oynar. Bu perspektiften bakarak tanımlarsak dünya hayatı; öğrenme, sınav verme, öğretme ve bilgeleşmenin vasıtası fırsatıdır. Peygamberlerin Allah dostları sufilerin, insanları,

Dünya nimetlerine kapılmaktan sakınınız! Sınırı aşmayınız! “ diye uyarmaları işte bu nedenledir.

Çünkü; boş ve iğreti olana teslim olunduğunda yitirilecek olan sonsuzluk yurdudur...
İnsan bu çekişme-çatışmaların kaosu, çelişkileri ve açmazları içinde; çoğu zaman yanılgılara düşerek, aldanarak ve aldatarak, sonuç olarak, acı çekerek öğrenir...

Ve ancak bu sayede; gelişip tekâmül eder.

 

Velhasıl değerli okurlarım insan; ham geldiği bu âlemde kutuplu düzenin çatışmalarını, hem kendi benliğinin derinlerinde hem de dış dünyada yaşayarak pişecektir...

İnsandaki tekâmülün amacı İnsan-ı Kâmil olma yolunda mesafe kazanabilmektir.

Ve insan ancak pişerse, hamlıktan kurtulup bilgeleşecektir.

* * *

Değerli okurlarım, bu yazı ile bir bölümü daha paylaşmış olduk.

Zamanı, mekânı, insanı ve Yüce Tanrı’yı bilme anlama yolculuğunda ne yollar biter ne de paylaşılacak bilgi ve gizemler. Yazı dizimizin devamında sırasıyla; Bezm-i Elest, İnsan-ı Kâmil Sırrı, Ruh Nedir Ne Değildir konularını paylaşma gayretinde olacağız.

Buluşabilme dileğiyle, hoşçakalınız.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Paradigma, Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci

  • Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi

  • Abdürezzak Kâşani, Tasavvuf Sözlüğü

  • F.Devellioğlu, Osmanlıca-türkçe Ansiklopedik Lügat

  • Kur’an Tefsiri: Prof.Dr.S.Ateş

  • Kur’an Meali, Y.N.Öztürk

  • Kur’an’ın Temel Kavramları, Y.N.Öztürk

  • Fotoğraflar, İnternet ortamı -Felsefe Klübü, Herkese açık albüm.

 




Sayı 23 (Kasım - Aralık 2014)

Bu yazı 4200 defa okundu.