Kadı Cemal Efendi'nin Ali Zülfikar Tekkesine Hayali Seyahatnâmesi

 
          Karatay Külliyesi’nde medrese eğitimimi  tamamlayalı  yıllar olmuştu. Yıllarca  görmüş olduğum  fıkıh, hadis , kelam gibi derslerden sonra nihayet  kadı olmaya hak kazanmış ilk olarak Devlet-i Ali Osmaniyye’nin Halep Vilayeti’nin Maraş Sancağı’na gitmiş genç yaşımda çok yerler gezmiştim. 1287 hicri (1870)yılında 18.durak olarak  Ayıntap (Gaziantep) şehrinde iki aydır kadılık yapmaktaydım. Kadılık yapmaktaydım ama tahsil etmiş olduğum onca ilme rağmen hala yaratılış sırrına vakıf olamamış,  bana hakikat sırlarının ve aklımdaki soruların cevaplarını âyan edecek manevi bir zâtı yani kamil insanı bulamamıştım. Bunun için derviş olmak gerekiyordu fakat zor işti vesselam. Devamlı yolculuk etmeyi ve bir arayışı gerektirmekteydi. Eskiler “aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” derdi .  Ben de bu söze güvenerek bir derviş gibi olmasa da hala arayışımı sürdürmekteydim.
 
          Nevbahar’ın yeni  geldiği  fakat sabahların hala tatlı olarak kış soğuğunu hissettirdiği bir gün mahkeme için şimal (kuzey) mevkideki bir mahalleye gider iken yolda kimsenin dönüp bakmadığı, açlıktan bitkin düşüp  yürüyemeyen siyah bir kedi yavrusu gördüm. ”Merhamet etmeyene merhamet olunmaz”  sözü  aklıma gelince çok içlendim. Her ne kadar ahali siyah bir kediyi bidat ile uğursuz saysa da benim için Allah tarafından yaratılmış hiçbir şey uğursuz değildi ve kediyi cübbemin iç cebine koyup yoluma devam ettim. Mahalleye vardığımda davalı,  davacı  ve şahitler beni beklemekteydi. Uzun saatler süren konuşmaları mütâlaa edip  tam dava keşfini bitirmek  üzereyken cübbemin içinde unutmuş olduğum kedicik “miyav” diye bağırdı ve dışarı atladı. Bu ses  ve hareket bir anda ahali üzerinde davanın ciddiyetini kaybettirip gülüşmelere daha sonra homurtulu kınamalara dönüştü. Oradan birisinin “Kedili Kadı” dediğini duydum pek önemsemedim. Hiç bir şey olmamış gibi kediyi tutup tekrar cübbemin iç cebine koydum.
 
          Akşam üzeri külliye içerisindeki odama vardığımda  önce kediciği yıkayıp temizledim  daha sonra aşçıbaşı Rezzak’tan aldığım bir tas sütle karnını doyurdum. Minik kedicik  rehavetin getirdiği  hisle  mırıldayarak kollarımda bir güzel uykuya daldı. İsmini de o anda Şimal koydum  ve içimden ”Ey güzel Allah’ım! ben de şu kedinin rengi gibi günahlarımla karşında simsiyahım,merhamet etmeyene merhamet olunmazmış, ben bu kediye merhamet ettim sen de bana merhamet eyle,şu arayışımı sonuçlandır,ne olur müşkülümü gider” dedim. O gece yatsı namazını kıldıktan sonra rüyamda zifiri karanlık içinde sadece  bir ses “merhamet olundu gel” dedi. Yatağımdan titreyerek kalktığımda sabah ezanı  sâba makamından yeni okunuyordu. Hatırladığım tek şey bu sesti. Heyecanla ve biraz korkuyla “hayır olsun” diyerek rüyanın doğruluğuna biraz da şüpheyle yaklaşarak  abdestimi aldım ve sabah namazımı kıldım. Şimali tekrar sütle besleyerek kendim de bir şeyler yedim ve şeriyye mahkemesindeki işime doğru yola çıktım. Yol boyunca  aklımdaki soru rüyanın ne kadar doğruluğu bir yana “gel” denilmiş olsa da nereye gitmem gerektiğini bilememdi. Bu düşüncelerle yürürken birkaç kişinin yanından geçerken yine “Kedili Kadı” dediklerini duydum. Bunu duymamla bir anda olayın vahametini anlamıştım.Daha bir gün geçmeden dünkü olay bütün ahalinin diline dedikodu olarak ”Kedili Kadı” diye  çoktan yayılmış,  bir mizah malzemesi olmuştu. O an en büyük korkum bu meselenin baş kadı Celal Efendi’nin kulağına gitmesi oldu. Celal Efendi mesleki ağırlığın getirdiği zorluk yanında  yaratılış icabı da çok sinirli,ters bir adamdı. Öğleye doğru bir dava keşfini tamamlayıp yemek için kadıların toplandığı külliye aşhanesine vardığımda baş kadı Celal Efendi ve diğer kadılarla kapıda karşılaştım. Baş kadı beni görünce selam vermeme bile fırsat vermedi. 
 
Celal Efendi:
-“Cemal efendi nedir dünkü rezalet?” dedi.
-”Ne rezaleti Celal Efendi,anlamadım?”dedim.
 
Celal Efendi:
-” Davalara gitmekle beraber cebinde katip kedi de götürüyormuşsun? Devletin ciddiyetini ayaklar altına mı düşüreceksin” dedi.
 
          Boyun eğerek,gözlerimi aşağıya indirip cevap veremedim.Ne de olsa haklıydı ama yaptığımdan pişman da değildim.  Sadece diğer kadıların önünde bu olayın vuku bulması canımı sıkmıştı ve konuşmasına devam  etti.
 
Celal Efendi:
- ”Bu arada anlamadığım bir şekilde bu sabah gelen bir haberci ile Adana Merkez Sancağı’nda ihtiyaç olduğu için benden kadı istediler. Ben de bu olayı duyunca sinirlenip  senin ismini verip  tayin ettim, isabet oldu. Adana’ya tayin olundun, beş gün içinde görevini acil devir alacaksın” dedi.
 
          Şaşırmıştım. Daha  Gaziantep şehrine geleli  iki ay olmuştu böylesi bir durum da alışılagelmiş değildi.
 
-”Bu olay bir sıkıntı yaratmaz inşallah Celal  efendi?”diye sormadan edemedim.
 
Celal Efendi:
-” Kimsenin bu olaydan haberi yok. Git görevini hayırlısıyla devir al. Bir daha böyle işler yapma yeter!” diyerek ikaz etmeden de duramadı.
 
          Bu benim 19. Tayinim olacaktı. Tasavvufta 19 önemli rakamdı, İnsan-ı Kamil-i temsil ederdi. Ama bir şeyler söylemek  için daha çok erkendi. Meclis erbabının hemen yanından ayrılıp külliyedeki odama vardığımda aşçıbaşı Rezzak’ın da dün olanlar kulağına gitmiş olacak ki ben gelmeden kapının önüne bir tas sütü koymuştu. Sütü kapının önünden alıp içeride Şimal’i besledim ve hemen odamda yol hazırlıklarına başladım. Yatsı namazını kılıp yattıktan sonra üst üste olanlar ve kafamdaki sorularla boğuşarak uyumuşum. Gece rüyamda yine zifiri bir karanlık içinde aynı sesi“merhamet olundu, gel” nidasını duydum. Bu sefer yatağımdan kalktığımda daha da korkmuş bir şekilde terden sırılsıklam olmuştum. Tanyeri daha ağarmamıştı. Kafamı çevirdiğime minik kedim Şimal’in sevgi dolu bakışlarıyla gözünü bana dikmesi ve kucağıma atlaması bir oldu. Bir anda onun sevgi dolu mırıldamasıyla her şeyi unuttum ”hayır olsun” dedim.
 
          Sabah namazını tekrar kıldıktan sonra bekar olup fazla da eşyam olmadığından heybemi düzenledim. Gün içinde önce kervancıbaşı  Tayyar’la görüşerek yarın ki yolculuğun ücreti ve Bakırcılar Çarşısı önünden kalkacak saati konusunda  anlaştım. Daha sonra da Adana Sancağına tayin olduğumu gösteren evrağımı baş kadı Celal Efendi ‘den alıp kendisiyle ve diğer kadılarla helalleştim.
 
          Bu kadar kısa süre içerisinde madde ve mana aleminde bu şekilde hızlı gelişen olaylar beni hem şaşırtıyordu,hem de korkutuyordu. Ne de olsa beşer alıştığı düzenin ve rahatın bir anda bozulmasını  istemezdi. Ayrıca tasavvuf erbabından duyduğum “bir rüyayı 3 defa aynı şekilde görüyorsan gerçekliğine inan ve peşine düş” şeklindeki  ikazını da bu gece ki rüyamda ne olacağından dolayı merakla bekliyordum. Tüm işlerimi hallettiğimde akşam olmuş, namazımı kılmış odama geçmiştim. Külliyedeki odamda uyandırdığım kandilin ışığı, odayı kaplayan kiremitten tuğlaların kızıllığını daha bir hoş gösterirken gönlümdeki yangının kızıllığı da vakit ilerledikçe, kucağımda sevdiğim Şimalin mırıldamalarıyla ve gözyaşlarımla birleşiyordu.Ya bu gece aynı rüyayı göremezsem ne olacaktı? Hala nereye , kime gitmem gerektiğini anlayamamıştım? Bir de şimdi bu tayin işi çıkmıştı. Bu sesin işareti Antep’te ise ne olacaktı? Eğer bu sesin işareti Antep’te ise burada kalmak gerekiyordu ama memuriyetim Adana’ya çıkmıştı oraya da gitmemek olmazdı. Birden dedemin söyledikleri aklıma geldi. Madde ve mana bir kuşun iki kanadıydı,yol almak isteyenin bir kanadı eksik olursa uçamazdı.Bu yüzden dünya işini bırakıp bir kenara çekilmek de olmazdı ,divane gibi dünya için çalışıp ahireti boşlamak da… 
 
          Bu düşüncelerle boğuşurken Şimal ezan vaktinin geldiğini anlamışçasına bir anda kucağımdaki yerinden zıplayıp karşıdaki sedire atladı ve oradaki minderin üzerine kıvrıldı. İşte yatsı namazı Uşşak (aşıklar)makamında okunuyordu. Her şeyin bir makamı vardı ama aşıklık makamı ne güzeldi. Bu alem’in varoluş ve insanın yaratılış sebebi olan aşktan gelen gerçek insanlık makamı ne yüce şeydi. Her şeyin bir öğreticisi vardı. İnsanın bütün yaratılış amacı da o öğreticiyi bularak beşerlikten insanlık makamına  ulaşmak değil miydi?
 
          Yatsı namazını kıldıktan sonra duamda Allah’a  ve Hz.Peygamber’e münacat eyleyip İnşirah suresini okuyarak  insanlık makamına layık olmayı diledim ve “hayır olsun” dedim. Bir anda hissettiğim ferahlık duygusuyla beraber  içimden bir ses tüm bilinmeyenlerine rağmen yarın ki yolculuğun hakkımda hayırlı olacağını söylüyordu. Yağının bitmesi yakın olan ve titreyerek yanan kandili bir nefesle söndürdüm. Şimal ise çoktan uyumuştu. Ben yine derin duygularla uyuyakaldığımda ise gece rüyamda bu sefer diğerlerinden farklı olarak karanlıklarından içinden nurani bir şekilde çıkan, dıştan 3 minik kubbeyle birlikte koca kubbeli bir mescidi tam karşıdan ve ortasında kitabesiyle açık bırakılmış olan kapısıyla gördüm ve içerisinden ”merhamet olundu,gel” nidasını duydum. Yine sâba makamından sabah  namazı bu rüyanın bitimine eşlik ediyordu.Fakat bu sefer elle tutulur gözle görülür somut bir şeyler görmüştüm ve çok mutluydum. Hızlıca namazımı kılıp iç cebime kedim Şimal’i, sırtıma da heybemi yüklenip külliyedeki dostlarımla ve aşçıbaşı Rezzak ile vedalaştım.
 
          Tarihi  Bakırcılar Çarşısı önüne vardığımda kervancıbaşı Tayyar beni beklemekteydi. Parasını peşin olarak ödeyip bir deveye binmemle 40 hayvandan oluşan kervanla yola çıktık. Kızıl bir renkten beyaza doğru akan ışık hüzmeleriyle çoktan aydınlanan şehir arkamızda kalmıştı. Sallana sallana gidilen bir yolculukla bir gün içerisinde  Cebel-i Nur zaviyesine vardık ve gece burada dinlenmek için mola verdik. Ücret alınmadan bir  gece konakladığımız buradaki caminin giriş kapısına rüyamda gördüğümle eşleştirmek için baktığımda uyuşmadığını hemen anladım. Artık rüyamdaki o mescidin arayıcısı olmuştum. Kervancıbaşı Tayyar ise cebimde gördüğü kedim Şimal  için bu mola yerinde  yeni doğum yapmış dişi devesinden süt sağarak bana getirdi. Zaviye’deki hizmetkar dervişler de  benle beraber diğer yolcuların  karınlarını doyurdular. Zaten zaviyelerin tekkelerden farkı,tekkeler şehir içindeki halka hizmet ederken,zaviyeler  kuş uçmaz,kervan geçmez yerlerde yolculara hizmet amaçlı yapılmış dini merkezlerdi. Yol yorgunluğunun ve tokluğun verdiği  rehavetle uykuya dalıp Cebel-i Nur Zaviyesinden sabah namazından sonra tekrar yola çıktığımızda önce Misis’e vardık. Köprü üzerindeki  bac alanında vergimizi verdikten sonra köprüden geçip buranın meşhur olan ayranını içtik. Kervanımızla geçerken altından kış sonu olduğu için azgın sular akan  köprüden Çukurabad’a(Çukurova) inmemizle beraber iklim ve bitki örtüsü de değişmişti. Sınırsız bir bolluk ve yeşillik her yeri kaplıyordu. Kervan ilerledikçe bir bahar neşesini bütün zerrelerimde hissediyordum. İşlek ticaret yolu üzerinde giderken Tayyar uzağı göstererek” Adana gözüktü!” dedi. Bir yükselti  altındaki köprü ve parlayan ırmak hayal meyal seçiliyordu. Bu birkaç saat önce  üzerinden geçtiğimiz Roma döneminde yapılmış olan köprünün birebir aynısı gibiydi.Seyhan nehri üzerindeki Taşköprü’ye geldiğimizde altından delice akan sularla beraber bazı yerlerde gölcükler oluşmuş,buradaki çamurlu suların  içinde ise kaymağı meşhur olan mandalar yayılmaktaydı. Irmak kenarlarında ise bir kıyıda  buğday öğütmede kullanılan su değirmenleri karşı kıyısında ise deri işlenen tabakhaneler dikkatimi çekti. Köprüden geçerken vergi alınan bac alanında kervancıbaşı 40 hayvanlık ticari yük vergisini ödeyip bizi köprünün Kalekapısı denilen şehre giriş  yerinde  indirdi ve vedalaştık. Kendisi de Şehrin iki giriş kapısından biri olan Tarsus kapı yönünde olan bir hana hayvanlarını dinlendirmek için soktu. Kalekapısı’nın sol tarafında adı Acem kahvesi olan manzaralı yer birden dikkatimi çekti. Üzerinde bir sürü insan hem nargilelerini fokurdatıyor bir yandan da kahvelerini yudumluyorlardı. Vakit akşam olmaya başlasa da ben de dayanamayıp yolun yorgunluğunu atmak için bir menengiç kahvesi istedim. Şimal’in de keyfi yerindeydi  cebimden kafasını çıkarmış,bu güzel nehir manzarasını izliyor hiç sesi çıkmıyordu.
 
          Hava  kararmaya başlamış olduğundan kahvemi bir an önce içip kahveciye parasını ödemiş,heybemi de sırtlamak için eğilmiştim. Tam gece için kalacak bir yer düşünüyordum ki arkamda kocaman beyaz bir köpeğin varlığını ve üzerimi kokladığını hissettim .Bir anda köpeğin varlığından  korkan kedim Şimal cebimden atladı ve beni şaşırtacak bir çeviklikle nehrin tabakhaneler tarafı boyunca şehrin güneye giden yolu  üzerinde kaçmaya,beyaz köpekte onu kovalamaya başladı. Ben de heybemi zor sırtlayıp arkalarına takıldım. Bir süre peşlerinden koştum . Akşam karanlığında zor seçtiğim kedim Şimal  ve beyaz  köpek en son uzakta bir yere girdiler.Ben de koşmaktan nefes nefese  kalmış vaziyette bu yerin önüne geldiğimde şaşkınlıktan dilimi yutacaktım.Akşam karanlığında dışarıdan kandillerle aydınlanan bu yer,rüyamda gördüğüm dıştan üç minik kubbeli  bir  koca kubbeli ,kapısının üstü aynı kitabeli mescitti ve kapısı da açıktı.Kedimin ve köpeğin nerede olduğunu anlamak için bakınırken içeriden:
-“merhamet olundu, gel” sesini duyunca şaşkınlıktan artık bayılacaktım.
 
          Korkak adımlarla mescidin  giriş kapısına doğru yönelirken, tekkelerde gelenin başını eğmesini öğrenmesi için düşük tutulan alçak kapıyı heyecandan fark edemeyip başımı çarptım. İçeriden aynı ses :
-”Geldiysen baş eğmeyi öğren ve baş olma sevdasını da terk et” dedi.
 
          Mihrabın sağında ve solunda duran iki minik kandilin aydınlattığı mescidin içerisine girdiğimde yerde bağdaş kurmuş Ak sakallı,nur yüzlü,siyah kaftanlı ve kavuklu  bir zât oturuyordu.İşin ilginç tarafı benim minik kedim Şimal de solunda,beyaz renkli koca köpek de sağ tarafında çıt çıkarmadan huzur içinde oturuyorlardı. Çarptığım başımın acısını bir anda unutup bu görüntüye  de şaşırıp daha selam bile vermeden :
-“Efendim  bunlar demin birbirlerini kovalıyorlardı?”dedim. O  zât ise cevaben :
- “Evladım Celal’i vesile eder Cemal’i getiririz.”dedi.
 
          O zaman buraya geliş hikayemin sebebini ve olmam gereken yerde olduğumu o an anladım,yere eğildim ve ona doğru uzandım. Derviş usulü sağ elini ellerimin arasına aldım . Öptüm,başıma koydum ve bir daha öptüm.
-”Efendim isminizi bağışlar mısınız?”dedim.
-”Rufai Şeyhi Ali Zülfikar…”

Şeyh Ali Zülfikar (Şıh Zülfi) Camî ve Tekkesi

          Adana merkezinde Evliya Çelebi Seyahatname’sine göre kayıtlı olan 80 mescitten daha sonra yapılan ayrıca  tekke özelliğini içinde barındırarak günümüze kalan , 10 mescit tipinde olan camiden bir tanesidir.Vakıf kayıtlarında Adana merkezinde tekke özelliği bilinen kayıtlı bir mescit olarak bulunması önemlidir.” Mescit(Mescid);Müslümanların vakit namazlarını kılmaları ve ibadetlerini yerine getirmeleri için yapılan,içinde cuma ve bayram namazları kılınmayan minbersiz küçük cami.Son zamanlarda bazıları minare ve  minber ilave edilerek Cuma ve bayram namazları kılınabilir hale getirilmiştir”(1). 
 
          Yapının bulunduğu konum Seyhan ilçesi Ali dede Mahallesi  Debboy caddesi üzerindeki eski Askerlik Şubesi’nin şimdiki Seyhan Emniyet Müdürlüğü’nün karşısındadır. Bir vakfiyye olan mescidin ve tekkenin yaptıranı olarak Rufai Şeyhi Ali Zülfikar hazretlerinden bahsedilmekte bünyesinde bir mescit ve semahane , bir ekmek fırını ve dükkan, 3 adet de hâne bulunmaktadır.Mescit haricinde diğer yapılar günümüze ulaşamamıştır.Adana bölge müzesi ihtisas kitaplığındaki Adana’ya ait 67 numaralı Şer’i mahkeme sicilinin 141. Sahifesindeki Cemaziyel Ahir başları 1269(1852) Hicri tarihli vakfiyyede Adana’nın Yortan mahallesi sakinlerinden ve Tarikat-i Rufaiyye meşayihinden olduğu ifade edilmekte, kendisinden “Mürşidü’s-Salikin Ve Gavsü’l Vasilin Eş-Şeyh Ali Zülfi İbnu’ş-Şeyh Es-Seyyid Müslim İbnu Muhammed Nam Sahibu’l-Hayrat Ve’l Hasenat”  diye bahsedilmektedir.Yine bu vakfiyyede Mescit , üç göz hanekah ile semahaneyi  Şeyh Ali Zülfikar’ın yaptırdığı belirtilmiştir.Kitabesinde  ise Sultan Abdülmecit(m.1839-1861) zamanında Mezarcı Ziya Paşa tarafından(m.1852)yılında onarımının yaptırılmış olduğu belirtilmektedir. Cami’nin 1881 yılında yapıldığı yanlış bir bilgi olarak kaynaklarda geçmektedir.
 
          Mimari  olarak  iç mekan  kare bir yapıda olup mihrabı niş ve mukarnaslarla süslenip  8 kemerle içten desteklenen  tek  kubbesi 3 pencere bırakılarak  kiremit tuğlalarla örülmüş, içerisine akustik etki sağlaması için küpler konulmuştur. Giriş kısmındaki dışa açık olan son cemaat kısmı 2 paye ve 2 roma sütunu ile desteklenerek  3 minik kubbeyle ve 5  dış kemerle mescide bağlanmıştır. Minaresi ise 1998 yılından sonra ek  olarak yapılmıştır. Giriş kapısının üstündeki mescit kitabesinde Müslim oğlu Şeyh Zülfi diye anılmakta, aslen Urfa’nın Harran bölgesinden  geldiği bilinmektedir. Mescit’in avlusundaki hazire kısmında medfun bulunduğu mezar kitabesinde adı Şeyh Ali Zülfikar olarak geçmekte, Hak’ka yürüyüşü olarak 1292 Hicri yılı (1875)gösterilmektedir ve aynı bahçede yanında  6  tane daha kabir bulunmaktadır. 
Son restorasyonu Adana Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 11-07-2014 tarihinde başlatılan mescit  2015 yılı ramazan ayında  tekrar halkın kullanımına  açılmıştır. Böylece gerçek görüntüsüne kavuşturulan yapı,Adana’nın manevi ve tarihi bir yapısı olarak uzun yıllar hizmet etmeye devam edecektir. Temennim şehrimizin tarihi yapılarının geçmişteki gerçek görüntülerine sadık kalınarak restore edilip kültür turizmine de katkı sağlayacak şekilde yenilenmesidir.
 
(1)Misalli  Büyük Türkçe Sözlük,İlhan Ayverdi,Kubbealtı Lugatı,syf.804
 
 
 
 



Sayı 30 (Ocak - Şubat 2016)

Bu yazı 2096 defa okundu.