GÖRGÜ – SÜZLÜK

metin_bahcivan1

Hafta sonu kızım Püren'i Üniversitede voleybol kursuna götürüyorum. Mithat Özsan bulvarındaki kavşakta kocaman bir tak üzerinde ''Çukurova Üniversitesi'' diye bir yazı ve ayrıca logoyu içeren bir tabela var. ''Baba ben bu yazıyı çok seviyorum, ne güzel bir karakter kullanmışlar'' deyince kızım, bir kez daha dikkatli baktım. Gayet güzel ağaçlıklı bir yoldan giderek geçip gittiğimizde Üniversite yerleşke girişine yakın bir yerde bu kez yolun sol tarafında kocaman bir totem-tabelada ''Çukurova Üniversitesine Hoş Geldiniz. Rektör- Prof.Dr.........'' diye bir yazı. 14 yaşındaki kızım garipseyerek baktı bu tabelaya ve kendince söylenmeye başladı. ''Bir rektör böyle bir tabelayı niye yaptırma gereği duyar, bunun parası kimden çıkıyor ki ?...''. Ardından üniversite giriş kapısı ve yine görkemli bir tak ve ''Çukurova Üniversitesi '' yazısı. Toplam 1000 metrelik bir mesafede 4 tane üniversite tabelası. Açıkçası bu denli yadırgamamış ve dikkatimi çekmemişti. Kızımı kursa bıraktığımda arabayı güneşli bir yere çektim ve kendimce irdelemeye başladım; ''buralara-bugünlere nasıl geldik ?''

 

1974 yılındayız; henüz ortaokul 2.sınıf öğrencisiyim. Saydam caddesinde, Akkapı dolmuş durağı yanındaki dükkanında terzilik yapan babam spordan (hele de futboldan) hiç anlamamasına karşın arkadaşı olan müşterileri ve komşu esnafla birlikte bir spor-toto kuponunu bana doldurtarak oynadılar. O dönemde spor toto kuponu kendinden karbon kopyalı 3 nüsha halindeydi. Maçlarla ilgili tahminleri (0: beraberlik, 1: Ev sahibi kazanır, 2: Konuk takım kazanır) doldurunca kuponun sağ yanına Ad-Soyad, açık adres yazılır ve en alta da imza atılırdı. Babamın imzasını da attırdım ardından kuponu yatırmam için bayiye gittim. O sıralarda en yakın bayi, Vakıflar sarayının batı giriş kapısındaydı (Kasaplar çarşısına bakan tarafta). Önümde birkaç kişi var, sırada bekliyorum. Tam önümde 28-30 yaşlarında bir adam var; ad ve adres kısmını boş bıraktığını farketti ve hemen yazmaya başladı; ''Dr. Ahmet Güzelgül – Devlet Hastanesi/Karşıyaka-Adana''. 12 yaşımın
şaşkınlığıyla adamı ayrıntılı biçimde izliyordum. Bayi kuponu 3 nüshaya ayırmadan önce adı-adresi kısmını kontrol ediyordu, hafif yüksek bir sesle söylenmeye başladı; ''Sana adını soruyorlar kardeşim, senin doktor olman Spor Genel Müdürlüğünü niye ilgilendirsin ki?...'' Çevredekiler hafif şaşkın ve müstehzi bir biçimde mırıldanmaya başladılar; ''Arkadaş doktormuş ha...''. Genç adam hiç sesini çıkarmadan mahcubiyet içinde koşar adımlarla uzaklaşmıştı oradan. Aradan geçen 40 yıla karşın bu olayı zaman zaman anımsar ve sorgularım ; ''Kibirin ayıplandığı, utanma duygusunun henüz yitirilmediği, görgü ve ahlak kurallarının vicdan terazisinde dengelendiği ; tevazu-alçakgönüllülük-sadelik, hoşgörü ve paylaşımcılık günlerinden bu görgüsüz, bencil sürece nasıl hep birlikte evrildik acaba ?...''

Adam nehrin öte yanındaki bir ilçemizin belediye başkanı, kentin her yanına kocaman tabelalarla yazıyor ; ''Adana'nın en büyük Kültür Merkezi'ni biz yaptık ''. Pardon siz kimsiniz, sırtınızda tuğla taşıyarak mı yaptınız o medreseyi ya da sizin deyiminizle Kültür merkezini. İçinde Tiyatro salonu olmayan Kültür Merkezi'ni de ilk kez görmüş olduk bu arada. Metropolde bir ilçenin belediye başkanı devletin bütçe ve olanaklarıyla yaptırdığı bir binayı; yine devletin tüm olanaklarını(parasını) kullanarak yaptırdığı tabelalarla bunu benim gözüme sokuyor; ''Bak bunu ben yaptım ha...'' . ''İyi güzel de bunu her defasında niye anımsatma gereği duyuyorsun be kardeşim'' diye sorduğumda çevremdekiler yanıtladı hemen; ''Arkadaş büyükşehir belediye başkanlığına soyunacak tüm il genelinde reklamını yapmış oluyor...'' Haa, şimdi anlaşıldı şark kurnazlığının ve hırsızlığının nedeni (benim bilgim ve iznim dışındaki bu tanıtım masrafları kesinlikle hırsızlıktır). Partisi başka bir adayı açıklayınca bu kurnazlığın da bir işe yaramadığını öğreniyoruz, çünkü adamcağız Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da oldu; var olan mevki ve mevziyi de kaybetmiş oldu. Siyasal anlamda bu tür örnekler çok ne yazık ki; hem de mevki ve parti ayırmaksızın görgüsüzlük her yerde ve her kesimde karşımıza çıkıyor. Kırmızı ışıkta duruyorum önümdeki trafik lambasında kocaman bir tabela ; ''Bu sinyalizyon direği; benden ve senden daha akıllı bir biçime tarafımızca getirildi- Büyükşehir Bel.Bşk. Vekili'' Allah senden razı olsun, bak bu tabelayı koymasaydın, bu muhteşem eserin kim tarafından yapıldığını bilemeyecek ve geceler boyunca düşünmekten uykumuz kaçacaktı.

Teknolojik gelişmelerle birlikte iletişim-sizlikte çağ atlıyoruz. Artık her şeyimiz ulu orta meydanda, çırılçıplak yaşıyoruz. Her şeyimizi ama her şeyimizi (ne yediğimizi, içtiğimizi, ayakkabımızı, giysimizi, arabamızı, telefonumuzu, kiminle yatıp-kalktığımızı vs) herkesle sanal alemde (sms, e-posta, facebook, twitter, whatsApp ) çok güzel paylaşıyoruz. ''Bugün akşam filan lokantada bu yemeği yiyorum arkadaşlar...'' hemen fotoğrafını çekiyorum ve mobil ağ üzerinden tüm aleme duyuruyorum. Sonra da beklemeye başlıyorum, ''acaba kaç kişi beğenecek, kaç kişi afiyet olsun diyecek, kaç kişi ayıptır be hayvan bana ne senin kiminle ne yediğinden diyecek '' Görgüsüzlük ve ruhsuzluğu o kadar abarttık ki; doğum günü, evlilik yıldönümü, bayram kutlamalarımızı sanal alemde bir mesajla geçiştirmeye alışmıştık ki; şimdi daha vahim ve saygısız hale büründü iş. Arkadaşımızın babası vefat ediyor; aynı kentte ve 5-10 km mesafede olmamıza karşın cenazeye katılmıyor, arkadaşımızı ziyaret etmiyoruz. Daha da beteri telefonla bile görüşmüyoruz; ''sevgili kardeşim babanızın vefatını öğrendim, Allah rahmet eylesin...'' diye kalıplaşmış bir sms veya e-postayla işi geçiştiriyoruz. Sanki çok uzak bir yerlerdeyiz ve gitme olanağımız yok ve çok üzgünüz.metin_bahcivan2

Bir yere 3-5 arkadaş yemeğe gidiliyor; aynı anda masaya tüm telefonlar konuluyor (hem de bazılarımızda ikisi birden). Acayip yoğun işlerimiz var ve bizler çok önemli şahsiyetleriz ya, her an bize ulaşılmalı !!! Yaklaşık 2 saatlik o yemek boyunca hepimizin telefonu en az iki kez çalar ve biz masadaki arkadaşlarımıza saygısızlık bir yana; tüm lokantadakilerin duyacağı şekilde bağıra-çağıra konuşuruz, hatta kimseye danışmadan o vatandaşı da bulunduğumuz mekâna davet ederiz. Sözde bir güzel sohbet, dertleşmek için gittiğimiz bu ortamda; iki kişi kendi arasında maç tartışırken, üçüncümüz elindeki telefonda mesaj ve e-postalarını okuyordur. Dördüncümüz de elde telefon bağıra-çağıra dışarı doğru çıkmaktadır ve sen tek başına masada mezeyle sohbete koyulursun artık. Bu arada aramızdan biri bu ''mutlu ve coşkulu anı'' mutlaka sanal alemde paylaşarak düşman çatlatır.

Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün dostlar ama sadece içimizi acıtmaya yarıyor. Yaşamın her alanında her mevzi ve mevkide biraz daha sadelik, biraz daha tevazu ve GÖRGÜ lütfen.

Metin Bahçivan

01 Ocak 2014 - Adana




Sayı 18 (Ocak - Şubat 2014)

Bu yazı 2458 defa okundu.