FOTOĞRAFIN OSMANLI'YA GELİŞİ VE SULTAN ABDÜLHAMİT

Fotoğraf matbaanın aksine 200 yıl beklemeden, 2 yıl içinde ülkemize geldi...Ama biz yine de geri kaldık.

Biliyorsunuz her fırsat bulduğumuzda matbaanın  Türk  topraklarına 200 yıl geç gelmesinden yakınır, bu gün biz de geri olan şeyleri bu gecikmeye bağlarız.

“Zaten bize matbaa 200 yıl sonradan gelmedi mi?”

Matbaanın ilk kullanışı her ne kadar incilin çoğaltılması ile ilgili olsa da, daha sonraki işlevi bilginin çoğaltılması ve yaygınlaşması olmuştur. “İki yüz yıl hayıflanması”nın  ana nedeni de budur.

“Matbaa geç gelince bilgi de geç yaygınlaştı, biz de geri kaldık.” Konu bilginin yaygınlaşması olunca, matbaadan sonraki dönemlerde de yeni yöntemlere şahit olmaktayız. Buna en iyi örneklerden biri zannederim bilgisayarlardaki arama motorlarıdır. Artık dokunuyorsun bir bilgisayar tuşuna, Gogul Hazretleri sana istediğin tüm bilgiyi veriyor.

Bir de matbaa ile bilgisayar arasında, hakkı ödeşilemez bir şey var; O da Fotoğraf...

Fotoğrafın icat olmasıyla birlikte, yani 1839 yılından itibaren bilginin yaygınlaşmasında bir devrim olmuştur. Çünkü yazıya dayanmayan ve ancak sayfalarca yazılırsa aktarılabilecek bir bilgi sadece bir fotoğrafın görülmesiyle aktarılabilecek hale gelmiştir.

Düşünün bir kere... Okuma yazma bilmenin bir ayrıcalık olduğu o yıllarda fotoğrafın bilgi aktarımı yönündeki rolü nasıl olmuştur. İzmir’i hiç görmemiş birine sayfalarca Kordon’u anlatacağına, bir fotoğraf gönderirsin olur biter. Ve böyle bir şey için ne bilgiyi aktaranın ne de alanın okuma yazma bilmesine gerek yok.

Bu yüzden geri kaldığımız suçlamasıyla karşı karşıya olduğumuz, matbaanın 200 yıl geç geldiği ülkemizde, bazı durumlarda matbaadan daha işlevsel olan fotoğraf  sizce icat edildikten kaç yıl sonra Türkiye’de kullanılmaya başlanmıştır? İsterseniz geçmişe dönüp bu haberin peşini birlikte kovalayalım;

 

Fotoğraf İcat Oldu... Yeni Bir Bilgi Çağı Başlıyor

 

Daguerre isimli bir kişi ilk defa 14 Haziran 1839 tarihinde Fransız Bilimler Akademisi’ne müracaatta bulunarak fotoğraf denilen aleti bir bilimsel buluş olarak tescil ettirdi. Aslında uzun yıllardan beri amatör veya profesyonel farklı

DAGUERRE

 bilim insanları doğanın bir parçasını bir yüzey üzerinde kopyalayıp, sabitleştirecek bir makinenin icat edilmesi için çaba sarf ediyorlardı, 1926 yılında da ilk kez Nicophore Niepce denilen kişi bunu başardı. Ayrıca İngiltere’de de Talbot isimli başka bir bilim adamı bu alanda çalışıyordu. Ama bunun tescil edilmesi işi Daguerre’ye nasip oldu.

Bu tarihin hemen ardından, 28 Ekim 1939 tarihinde İstanbul’da yayınlanan Takvim-i Vakayi isimli gazete Daguerre ve Talbot isimli bilim adamlarının fotoğraf denilen bir buluş yaptıklarından bahsetmeye başlamıştı bile... Onu başka gazeteler de takip etti o yıllarda. Örneğin Ceride-i Havadis 18 Ağustos 1841 tarihli nüshasında fotoğrafın nasıl elde edildiğini detaylı bir şekilde açıklayan bir yazı yayınlamıştı.

 

İkinci Abdülhamit Dönemi

 

Fotoğrafın ülkemizde yaygınlaşması ise Abdulhamit Dönemi’nde olmuştur.1876 da padişah olan 2.Abdülhamit’in 33 yıllık saltanatı döneminde,  Osmanlı çeşitli badireler atlatmış, çeşitli değişimler yaşamış. Meşrutiyet ilan edilip halkın yönetime katılması denemeleri de var, baskının son haddine ulaşıp, istibdat seviyesine geldiğini söyleyenler de...

Bunların ne kadarı söylendiği gibi gerçekleşmiştir konusunu tarihçilere bırakarak, ben fotoğrafa dönmek istiyorum. Çünkü fotoğraf denilen o buluş, matbaanın 200 yıl sonra girdiği bu ülkede, Abdühamit’in özel gayreti ile hızla yaygınlaşmıştır.

 

Abdülhamit Döneminde Fotoğraf ve Bir Çok Sanat Dalı Önemli Adımlar AttıII.ABDULHAMT

 

“Fotoğraf” ın Osmanlı’da bir Avrupa ülkesindeki hızıyla yaygınlaşmasının özel nedenlerinden biri Sultan Abdülhamit’tir. Abdülhamit hem kendisi bizzat fotoğraf çekmiş, hem de fotoğrafçıları destekleyerek, tüm ülkenin fotoğraflanmasını sağlamıştır.

Bu dönem sadece fotoğraf değil diğer sanat ve kültür alanlarında da önemli adımların atıldığı görülmektedir. Örneğin Osman Hamdi Bey’in önderliğinde ilk müze kurulmuş ve Asar-i Antika Kanunu çıkartılarak, o güne kadar serbest olan, tarihî eserlerin yurtdışına götürülmesinin önüne geçilmiştir. İlk güzel sanatlar yüksek okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi bu dönemde (1882) kurulmuştur. Nemrut Dağı’nda, Adana’nın Şarköyü’nde ve Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde Türk arkeologlar tarafından ilk arkeolojik kazılar yapılmış. Ayrıca eğitim konusunda reform sayılacak adımlar atılmıştır.

 

Fotoğraf ve Abdülhamit

 

Abdülhamit fotoğrafın bilgi taşıma özelliğini çok iyi anladığından, ülke yönetmede bu alanı kullanmakta tereddüt etmemiştir.

Takdir edersiniz ki o yılların seyahat olanakları ile uçsuz bucaksız toprakları olan Osmanlı’yı gezmek mümkün değil. Ama şehirlerin ve halkın durumunu öğrenmenin yollarından biri de fotoğraflarını çektirerek incelemek.

Anadolu Üniversitesi Yayınları arasında kitaplaştırılan “Fotoğraf Tarihi” isimli eserde Prof. Dr. Özer Kanburoğlu konuyla ilgili olarak şunları yazmakta;

“Hafiye (haber alma) teşkilatı ve fotoğrafçılara (gezgin fotoğrafçılar-yazarın notu) güvenerek İstanbul ve Anadolu’nun her köşesini; Mısır’dan Balkanlar’a, Arabistan’dan Kafkaslar’a kadar uzanan imparotorluk topraklarını, Çin, Orta Asya, Rusya, Hindistan, Ortadoğu ve balkanları fotoğraflatmıştır.”

Abdülhamit bunun için bir taraftan yurt dışından gelen fotoğrafçıları destekleyip ülkede olanaklar sunarken, diğer taraftan Türk fotoğrafçıların yetişmesini sağlamıştır.

O dönemde ülkemizde Fesquet, Kampa, Caraza, Normand, Simith, Lorent, Frith, Robertson gibi yabancı fotoğrafçıların görüntü peşinde dolaştığını görüyoruz.

Bunlardan Daguerre’in öğrencisi olan Kampa 1843 yılında ilk fotoğraf stüdyosunu Galata’da kurduktan sonra uzun yıllar Türkiye’de fotoğraf çekmiştir. Onu diğerleri takip etmiştir. 

O yıllarda yetişen Türk fotoğrafçıları arasında da; Ali Rıza Paşa’yı, Rahmizade Bahattin Bediz’i, Raif Efendi’yi, Yüzbaşı Hüsnü’yü, Sevilli Ahmet Emin’i, Üsküdarlı Hasan Rıza’yı, Fahrettin Türkkan Paşa’yı ve Bahriyeli Sami’yi sayabiliriz.

Tabiî ki başta İzmir, Konya ve Adana olmak üzere bir çok Anadolu şehrinde de fotoğraf faaliyeti olmuştur.

 

Bu Dönemde Adana

 

Bu dönemde Adana’da da çok önemli fotoğraf çalışmaları olmuştur. Çoğu Fransız olmak üzere bir çok yabancı şehrimizi gezmiş ve fotoğraflamış. Bunlar arasında “La Pense” diye bir isime sık rastlıyoruz. Bu fotoğrafları incelediğimizde kalitesinin de çok yüksek olduğunu görüyoruz. Ayrıca bir İngiliz casusu olduğunu bildiğimiz Getrude Bell’in de bölgede fotoğraflar çektiği aşikar.

Yerlilerden ise Mızrahi Kardeşler  geçmişi günümüze taşıyacak çok önemli bir arşiv bırakmışlar.Yine 1902 yılında ülkemizin ilk amatör fotoğraf kulübü Adana’da kurulmuş.

 

Abdülhamit’in Yaptıkları


Burada kısaca Abdülhamit’in fotoğraf  ile yaptıklarını özetlersek;

- Avrupa ve Amerika’nın çeşitli şehirlerini fotoğraflatarak gidemediği bu şehirleri tanımaya çalışmıştır.
- Tahta çıkışının 25. Yılı Kutlamaları'nda affetmeyi planladığı mahkumların hangisi olacağına, çektirdiği fotoğraflarına bakarak karar vermiştir. Bunun için tüm mahkumların fotoğrafları çekilmiştir.
- Osmanlı’nın çeşitli yerlerinde çekilen fotoğraflarla albümler bastırıp, bunları büyükelçi ve misafirlere vermek suretiyle ülkemizi tanıtmaya çalışmıştır. Belki de bu yolla oryantalizm akımına hizmet etmiş olabilir.
- Onun çabaları ile ülkemizin o dönemi için çok büyük bir arşiv oluşmuştur.

       

      Bu Arşive Ne Oldu?

       

      31 Mart Ayaklanmaları’nı (1909) bastırmak için gelen hareket ordusu Abdülhamit’in konutu olan Yıldız Sarayı’na girdiğinde kütüphane yağmalanmak istenmiş ama kütüphane emini Sabri Kalkandelen “Beni çiğnemeden buraya dokunamazsınız, kütüphane devletin hafızasıdır” (Ö. Kanburoğlu a.g.e) diyerek kapının önüne yatmış ve kütüphaneyle birlikte Yıldız Sarayı Fotoğraf Arşivi’ni kurtarmıştır.

      Şimdi bu arşiv İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi kütüphanesinde korunmaktadır. 

      Biliyorsunuz ki tarih cesur duranlar tarafından yazılır. Ama ne yazık ki, bizim fotoğrafik tarihimizi korumuş böylesine önemli bir insanın bir fotoğrafı bile günümüze kadar gelememiş.

       

       

      koleksiyon

       

       

       

      Son Söz

       

      Matbaa ülkemize 200 yıl sonra geldi diye hayıflanıp, geri kalmışlığımıza(!) kendimizce kılıf hazırladık. Bu dönüp kendimizi sorgulamamızın önündeki en büyük engeldi. Ama matbaadan sonra bilgi aktarma yöntemleri olan fotoğraf da, bilgisayar da neredeyse Avrupa ile birlikte girdi ülkemize.... Biz hâlâ yerimizde sayıyoruz.

      Yoksa geri kalmamızda matbaanın gecikmesinden başka bir şey mi var?

       




      Sayı 13 (Mart - Nisan 2013)

      Bu yazı 2968 defa okundu.