DİŞ DOKTORU ŞEBNEM RAGIBOĞLU İLE RANDEVUM VAR

Diş doktorunda randevum var. Ama ayaklarım geri geri gitmiyor. Çünkü tedaviye değil röportaja gidiyorum. Ama yine de kalbimde bir çırpıntı. Zile basıyorum.ebnem_Ragbolu_portresi--

Beni kapıda karşılıyor ve kliniğine geçiyoruz. Masasında karşılıklı oturup sohbete başlıyoruz ama “Hadi “diyor “Daha rahat edeceğimiz bir yere geçelim.” Ve stüdyosuna gidiyoruz, çayımızı demleyip sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ben soruyorum, o anlatıyor;

Tuğba Akkoca Özden: 17 yıllık diş hekimisiniz. Herkesin korktuğu bir mesleği seçmeyi niye tercih ettiniz?

Şebnem Ragıboğlu: Evet, hastalarıma takılırım bazen, kimse bizi sevmiyor diye. Ben de sevmezdim eskiden. 17 yaşıma kadar, diş hekimi randevuma gideceğim günler yaklaştıkça iştahı kesilen ve karnına sancılar giren ben, 17 senedir diş hekimliği yapıyorum. Hayatın garip ironileri var. Hani derler ya” bir fobini yenmek istiyorsan üzerine git” diye. Çok doğru demişler. Dişçi oldum dişçi fobimi yendim. Daha kaç sene mi bu mesleği yapmak isterim? Yok ölünceye kadar değil, daha tutkun olduğum şeyler var, onlar için de zaman bırakmak istiyorum hayatımda. Mesela fotoğraf için.

Tuğba : Evet bir de fotoğrafçı tarafınız var. O nasıl başladı?

Şebnem : Diş hekimleri dergisinde hem diş hekimi olan, hem de fotoğraf ile uğraşan Emine Ceylan ile yapılan röportajın yan sayfasında, onun çektiği fotoğraflardan birini gördüğüm anda başladı. Kalp atış ritmim değişti, nabzım hızlandı. Yani mecazi olarak değil, hakikaten fizyolojik olarak nabzım hızlandı. O fotoğrafa herhalde yarım saat bakmışımdır. Siyah beyaz bir at fotoğrafıydı. “Ben” dedim, “fotoğraf çekmeliyim”. Hâlâ güzel bir fotoğraf gördüğümde nabzım yine hızlanıyor.

Tuğba : Hayatınızda hekimlik mi daha ağırlıklı, fotoğrafçılık mı?

Şebnem : Seneye vurursak hekimlik ama kalbime sorarsak fotoğraf.

Tuğba : Fotoğraf, hayatınıza ne katıyor, yani size ne veriyor?

Şebnem : Manevî olarak mutluluk, ve tabiî, fotoğrafın bana kazandırdığı en büyük değer hocam Haluk Uygur'dur. Şöyle düşünüyorum; önce fotoğraf bana Haluk Uygur'u kazandırdı, sonra Haluk Hoca bana fotoğrafı.

Maddî olarak ise, fotoğraftan para kazanabileyim istiyorum, böylece vaktimin daha çoğunu fotoğrafa ayırabilirim diye düşünüyorum. Şu anda fotoğraf evin küçük haylaz çocuğu gibi. Parayı kazanan dişçi, harcayan fotoğrafçı.

Tuğba: Ne tarz fotoğraflar çekmeyi seviyorsunuz?

Şebnem : Fotoğrafa ilk başladığım yıllardan bu yana ağırlıklı olarak kurgu çekmeyi sevdim. Ama son zamanlarda, yaklaşık 6 aydır, kurmaya başladığım stüdyomdaStdyo_fotoraf_portfolyomdan_rnekler_6-- reklam tarzı fotoğraf çekip, satıyorum.

Kulağa eğlenceli geliyor değil mi? Evet kesinlikle çok eğlenceli. Ama kötü bir tarafı var. Stüdyoya girip elime fotoğraf makinesini alıyorum. Yarım saat fotoğraf çektiğimi zannedip, saate bakıyorum ki iki saat geçmiş. Hani fizikçiler der ya “uzaydaki zaman ile dünyadaki zaman farklıdır” diye. Yani stüdyodaki zaman ile dünyadaki zaman farklı işliyor. Stüdyoda anormal hızlı geçiyor. Ama bu çok iyi bir şey değil bence. Bu demek oluyor ki çok sevdiğiniz bir işi yapmak, zaten kısa olan hayatı daha hızlı tüketip bitirir.

Tuğba : Bir de Adana Sanat Akademisi’nde fotoğraf dersi anlatıyorsunuz sanırım, değil mi?

Şebnem : Evet ama asıl öğrenci olmayı daha çok seviyorum. Yani Haluk Uygur Hoca’mın derslerine katıldığımda onu dinlemeyi daha çok seviyorum. Zaten kendi anlattığım derslerde de en çok şeyi ben öğreniyorum.

Tuğba : Altın Şehir Adana Dergisi'nin hem yayın kurulundasınız ve hem de derginin yazarlarındansınız.

Şebnem : Yazar dersek, yazarlara ve bu işe ömrünü vermiş olanlara haksızlık etmiş oluruz, yok yazar demeyelim, yazı yazıyorum dersek sanırım daha doğru ifade etmiş oluruz. Çünkü daha yazı konusunda emekleme dönemindeyim.

Altın Şehir Adana Dergisi yaklaŞık 2 senedir yayında. Kent kültürü ve sanat ağırlıklı bir dergi. Benim yazılarım ağırlıklı olarak sanat konusunda.

Tuğba : “Athena’nın Torunları” başlıklı, kadın sanatçıları tanıtan bir yazı dizisi yazdınız dergiye.

Şebnem : Evet, sanat tarihine adını yazdırabilmiş olan kadın sanatçıları hatırlatmaya çalıştım. Fotoğraf toplantılarımızda konusu geçen "Neden kadın sanatçı sayısı bu kadar az?" sorusuna cevap vermek istedim belki. "Bakın, var bir sürü kadın sanatçı" demek istedim ama gördüm ki hakikaten sayı çok çok az. Ve yine o yazı dizisini bitirdikten sonra bir şey farkettim. Bu az olan kadın sanatçıların büyük çoğunluğunun ortak bir yönü olduğunu keşfettim. Sanata gönül vermiş ve ciddi sanat eserleri üretip adlarını sanat tarihi kitaplarına yazdırabilen kadınların çok büyük çoğunluğunun ortak paydası çocuklarının olmaması. Ne alakası var diyebilirsin. Şöyle düşünüyorum; insan üretken olmak isteyen bir varlık. Kadın, bu üretkenlik isteğini, doğurganlıkla tatmin ediyor ve en büyük mucizevî eserini vermiş hissediyor. Yani doğurganlık varsa sanat üretme isteği azalıyor, doğurganlık yoksa yani erkekseniz, sanat yaratıcılığı artıyor. Belki bu yüzden ressamlar, yazarlar, bestekârlar, şairler ürettikleri eserlerden "bunlar benim çocuklarım" diye bahsederler.

Tuğba : Adanalı değilsiniz, ama 12 senedir Adana’da yaşıyorsunuz. Dışardan bir gözle Adana’yı nasıl görüyorsunuz?Stdyo_fotoraf_portfolyomdan_rnekler_5--

Şebnem : Aslen Antakyalıyım ama sadece çocukluk yıllarım Antakya’da geçti. Sonra 6 sene İskenderun, 13 sene İzmir, üniversiteyi de İzmir’de okudum. Ve 12 senedir Adana. Adana, içine girdiğim çevre dolayısıyla entellektüel olarak hızla gelişmeme sebep oldu. Ha bu entellektüel gelişimin bana ne faydası oldu diye sorarsan; bilgi bir insana ne verirse, biraz mutluluk, biraz da mutsuzluk. Ama mutsuzluk derken yanlış anlaşılmasın, cehaletin azalıp, bilincin artması ile oluşan doğal bir süreçten bahsediyorum mutsuzluk derken. Yoksa bilgi, beni her zaman mutlu eder ve hayatım boyunca da öğrendiğim her yeni şeyin beni mutlu edeceğini düşünüyorum. Bir sürü boş vaktim olsa, yazılmış tüm kitapları okuyabileyim, çekilmiş tüm filmleri seyredebileyim isterdim. Ama tabiî böyle bir şey mümkün değil.

Tuğba : Peki biraz da hobiler. Kitapları ve film seyretmeyi sevdiğinizi söylediniz. En sevdiğiniz kitap, en sevdiğiniz film hangisidir mesela? Bir de en sevdiğiniz fotoğrafçı?

Şebnem : Ben bir kitap kurduyum sanırım. En sevdiğim yazarlardan biri Irvin Yalom, her bir kitabını ikişer kez okumuşumdur. Hatta "Divan" ve "Nietzsche Ağladığında" romanlarını üçer kez. Yani yaklaşık her on yılda bir. Bu yazarın kitaplarını tekrar her okuduğumda şaşırıyorum. Aaa diyorum, on sene önce dikkatimi çekmeyen daha neler varmış bu kitapta. Amerikalı bir doktor, psikiyatrist. Sadece iki romanı var, diğer kitapları hastaları ile yaptığı seanslar. Amerika’ya gidebilsem muayenehanesine gitmek isterdim. “Ben geldim, hadi beni analiz edelim” derdim.

En sevdiğim fotoğrafçı olarak tek bir isim veremem, birçok fotoğrafçının sevdiğim birçok kareleri var. Ama tek bir isim dersen Annie Leibovitz. Belgesel tarzdan ziyade kurgusal tarz fotoğraf seviyorum.

En sevdiğim film cevabı yerine en sevdiğim yönetmen cevabı ; İnarritu filmlerinin karışık kurgusunu seviyorum, Fatih Akın filmlerinin duygusunu, Yavuz Turgul filmlerindeki karakterlerin komşularımızdan biri kadar tanıdık olmasını, Tim Burton filmlerinin görsellerini.

Şebnem Ragıboğlu’na teşekkür ediyorum, çaylarımızı yudumlarken harika bir sohbet çıkardık. Kalkmak için hazırlanıyorum. Saate gözüm kayıyor. Nasıl yani iki saat mi olmuş? Stüdyoda vakit hakikaten hızlı mı geçiyor? Şimdi onun ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. “Evet” diyor gülerek, “sevdiğim işi yapıyorum ama hızlı yaşlanıyorum, her güzel şeyin bir bedeli oluyor”.

 

Hayatın garip ironileri var. 17 yaşıma kadar, diş hekimi randevuma gideceğim günler yaklaştıkça iştahı kesilen ve karnına sancılar giren ben, 17 senedir diş hekimliği yapıyorum

 

Henüz, fotoğraf evin küçük haylaz çocuğu gibi. Parayı kazanan dişçi, harcayan fotoğrafçı

 

Önce, fotoğraf bana Haluk Uygur'u kazandırdı, sonra Haluk Hoca bana fotoğrafı

 

 

 

 




Sayı 12(Ocak - Şubat 2013)

Bu yazı 4154 defa okundu.