Bozkır Çocuklarına Adanmış Bir Yaşam, Dr.Albert Eckstein

albert-eckstein-altinsehiradana1Anadolu’yu karış karış dolaşırken iki milyona yakın insanla temas etti, çocukları muayene etti, hastalıklarını yendi. Adana’ya da uğradı. Burada hastalandı

 

15 Haziran 1935 Düsseldorf. Prof.Dr.Eckstein, her zamanki gibi erkenden kliniğe geldi. Beyaz gömleğini giyerken, masanın üzerindeki ‘’Kişiye Özel-Prof.Dr.Albert Eckstein’’ yazılı zarf dikkatini çekti; zarfı eline aldı, açtı.

‘’Reich adına; Sizi, 12 Haziran 1935 tarihli emirlere göre, Haziran 1935 sonunda Prusya Devleti hizmetinden çıkartıyorum. Adolph Hitler (Hermann Göring) .’’

Almanya tarihinde Hitler faşizminin utanç belgelerinden biri olan bu yazı ve benzerleri, Genç Türkiye Cumhuriyeti için bir fırsat ve şanstı. Yahudi ve solcu avıyla ülkesinden kaçmak zorunda kalan yüzlerce bilim ve sanat adamı; devrimlerle yolunu ısıtmaya çabalayan Türkiye Cumhuriyeti’nde kendine bir liman, bir sığınak buluyordu. Düsseldorf Tıp Akademisi Pediatri bölümünde Ord.Profesör olarak görev yapan Albert Eckstein ve eşi Pediatri uzmanı Dr.Erna da bunlardandı. Üstelik aynı anda Glaskow, New York gibi başkaca üniversitelerden de teklif gelmesine karşın; Berlin elçimiz Hamdi Arpağ’ın yoğun çabası ve güvence veren sözleşmesiyle birlikte Anadolu serüveni başlıyordu.

Almanya’dan Kaçış ve

Anadolu Bozkırında Yeni Bir Yaşam

1.Dünya Savaşında ülkesi Almanya uğruna, Fransızların elinde 3 ay esir kalan ve onur madalyasıyla ödüllendirilen Dr.Albert Eckstein (ailedeki adıyla Schummi) şaşkındı. Neler olabileceğini çözmeyi bırakmış yeni yurduna doğru yol alıyordu. 1 Eylül 1935’te İstanbul-Ankara ekspresi gecenin içinde yol alırken geride bıraktıklarını (okulunu, öğrencilerini, araştırmalarını) düşünüyordu. Pencereyi açtı; bozkırın serin, tertemiz havasını içine çekti. Artık hazırdı. Tren tam zamanında gara girdiğinde çok şaşırdı; Doğu’da bu kadar dakik olunamayacağını düşünüyordu. Karşılamaya gelen genç Türk doktor, otele gidene değin yeni yapılanmaya çalışan Ankara’yı tanıtıyordu Ecksteın’a. Otele yerleştikten 3-4 saat sonra Sağlık Bakanı Dr.Refik Saydam’ın karşısındaydı işte. Savaş yılları anıları arasında sigaralı bir Türk kahvesi sohbetinin sonunda; Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlık politikası ve projeler üzerinde uzun uzadıya konuştular. Bu konuşmanın üzerine Eckstein soruyordu: “Resmi anlaşma metnini bir kenara bırakırsak,samimi olarak benden ne istediğinizi öğrenebilir miyim?” Bakan Dr. Saydam’ın yanıtı heyecanlıydı: “Sizden, Türkiye’de çocuk sağlığı ve hastalıkları konusunda bir rapor hazırlamanızı istiyorum. Bu rapor halen sorumlu olduğum bakanlığın çocuk sağlığı politikasını da belirleyici olacaktır. O nedenle tüm Anadolu’yu gezin, inceleyin ve ondan sonra bize öneride bulunun…’’ Bu teklifi değerlendiren Dr.Eckstein, hemen ertesi günü Ankara Numune Hastanesi’nde Pediatri Uzmanı olarak göreve başladı.

 

Türkiye Aşığı Bir Doktorun

Vizöründen Anadolu’da Yaşam

Bir yandan klinikte hasta muayenelerini asistanlarıyla yürütürken, vakalar ve durumlar hakkında raporlar tutmaya ve fotoğraf çekmeye devam ediyordu. Belki de hiç hesaplamadığı biçimde tam 14 yıl yaşadığı Anadolu’yu iki kez boydan boya dolaştı. 20 kenti, 60 ilçeyi ve yüzlerce köyü gezdi. Yanında yetiştirdiği asistanlarıyla (Prf. Dr.Selahattin Tekand, Dr.Bahtiyar Demirağ, Dr.İhsan Doğramacı, Dr.Sabiha Özgür…) Anadolu’yu karış karış dolaşırken iki milyona yakın insanla temas etti, çocukları muayene etti, hastalıklarını yendi ve yüzlerce sayfalık raporların yanı sıra binlerce fotoğraflık bir arşiv oluşturdu. Bilim ve tıp adamlığı bir yana müthiş bir insan (hümanizma) duyarlılığıyla, fotoğraflar çekti. Halen Almanya İstanbul Konsolosluğu bünyesindeki Alman Arkeoloji Enstitüsü’nde korunan bu arşiv; bugüne değin yapılmış en iyi folklorik Anadolu arşivlerinden biri kabul edilmektedir. Fotoğrafların en büyük özelliklerinden biri de oldukça ayrıntılı notlar içeriyor olmasıydı.

Örneğin 1937 ve 1944’te Antakya’da çekilmiş fotoğrafların üzerinde; ’’Antakya-Suadiye (Samandağ) / Nusayri Çocuklar…’’ notu düşülmüştü. Mersin’de çekilmiş bir başka fotoğrafta ise ‘’Yörük Kadınları…’’ notu görülüyor.

albert-eckstein-altinsehiradana2Yani salt çevre, manzara, portre olarak düşünülmeyen bu fotoğraflar, Anadolu’nun muhteşem mozaik yapısını çok güzel yansıtıyor. Fotoğrafların dönemi yansıtmasının yanı sıra oldukça iyi bir açı-ışık ve kompozisyonla çekildiği görülmektedir. Bu fotoğraflardan birinin öyküsü de oldukça ilginçtir. Yanlarında görevli olarak çalışan Mehmet’in Bolu Mengen’deki köyüne giderler. Dr.Albert Eckstein, her zamanki sevecenliği ile köylülere yaklaşır ve onların onlarca fotoğrafını çeker. Bu çektiği fotoğraflardan bir tanesi 1942 yılında basılan 10 liralık banknotların arkasında köylü kadını olarak yer alır. Çok keyifli görünen bu olay, hizmetkar Mehmet tarafından aynı şekilde karşılanmaz ve ciddi tepki gösterir. Nedeni de fotoğrafı basılan kadın Mehmet’in yengesidir yani kardeşinin eşidir. Dolayısıyla herkesin yengesinin fotoğrafına dokunmasına çok kızar. Ancak bu fotoğrafı Atatürk’ün seçtiği, Türkiye’deki en güzel köylü kadınını temsil ettiği vurgulanarak ikna edilir.

Çukurova’da Sivrisinek ve

“Cibinlik’’le Tanışma

Dr.Albert Eckstein, 1937 ve 1944 yıllarında olmak üzere iki kez geldiği Güney Anadolu’da Mersin, Tarsus, Adana, Antakya ve Gaziantep’te köylere varıncaya değin oldukça ayrıntılı bir gezi yapmıştı. 1937 yılı Temmuz ayında Adana’ya ilk geldiğinde 40 derece ateşle hastalanır ve 3 gün boyunca yatar, kendi teşhisini de kendisi koyar; ’’Papatasis (3 gün humması)’’. Üç günün sonunda ateşi düşünce hemen fotoğraf makinasını eline alarak; ‘’Köylere gitmeye devam.’’ der. Muhtarlar aracılığıyla getirtilen çocukları muayene ederek, durumlarını tespit edip ve sınıflandırır istatistikler yapar.

Bu gezisinde Adana’da gördüğü ‘’cibinlik’’ten esinlenerek kendine bir tulum diktirmişti. Önü fermuarla kapanan yüzü tülbentten yapılmış bu tuluma girer öyle uyurdu.

Orta Anadolu’da 300 Yataklı Bir

Çocuk Hastanesi Kurulmalıydı !!!

Ankara Numune Hastanesi’nde öğrenciler yetiştirip, kitaplar hazırlarken sürekli aynı şeyi vurguluyordu; “Ankara’da acilen 300 yataklı bir çocuk hastanesi kurulmalıydı.” Bunu her fırsatta her ilgiliye ve yöneticiye vurguluyordu. 14 yıl boyunca bunca ısrar ve çabaya karşın bu projesini hayata geçiremedi. Ancak kendi yetiştirdiği asistanı Prof.Dr.İhsan Doğramacı Hacettepe Üniversitesi’ni ve Çocuk Hastanesini kurdu. Ankara’da görev yaptığı süre boyunca halktan kişilerle kurduğu sıcak ilişkilerin yanı sıra; Ankara bürokrasisi, hükümet üyeleri, yabancı diplomatlar ve iş dünyasının önde gelen isimleriyle de çok güzel dostluklar kurdu. Bu ailelerin de gönüllü doktorluğunu yaptığı için herkesin minnet borcu vardı mutlaka.

Mart 1936-Ankara; Dr.Eckstein ,Ekonomi ve Tarım Bakanı olan Şakir Kesebir’in evine çağrıldı. Şakir Bey’in yeğeni altı yaşındaki Altan tifo olmuştu. Dr. Eckstein, baygın çocuğu hemen hastaneye yatırmış ve Filistin’e yapacağı geziyi ertelemişti. Çocuğun tedavisiyle haftalarca bizzat kendisi ilgilenmişti. Çocuğa “maymun kuyruğu’’ adını takmıştı. Bakan Şakir Bey ile olan yakın arkadaşlığı sayesinde ‘’Türk Aristokrasisi’’ne girmiş ve Atatürk’ün evlatlığına da çağrılır olmuştu. Böylece Atatürk’le de tanışmıştı.

20 Haziran 1945 tarihinde TBMM’de, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in konuşması ve önergesiyle Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulur. 7 Temmuz 1945 tarihinde Prof.Dr.Abdülkadir Noyan dekanlığa atanır. Hasan Ali Yücel başkanlığında, dekanlık binasında yapılan toplantı sonrasında Çocuk Hastalıkları Kürsüsü direktörlüğüne Prof.Dr.Albert Eckstein atanır. Bu kez yeni bir sözleşme yapılır; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ile yapılan bu sözleşmeyle 1949 yılı sonuna değin burada görev yapar. Onlarca öğrenci ve asistan yetiştirir. Onlarca çalışmaya öncülük eder. Tıp kitaplarının yazılması ve basımına katkıda bulunur. Bu sürede 28 adet uluslararası yayınlanan makale, 8 adet Türkçe makale, 4 adet popüler yazı hazırlar.

 

İkinci Vatandan Anavatana Dönüş

23 Eylül 1949 yılında Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı’na bir yazı yazar ; ’’Teklif edilen Hamburg Tıp Fakültesi Çocuk Kliniği Profesörlüğü’nü kabul ettiğimden ötürü, fakültenizle yapılan ve bu yıl sonunda sona erecek olan sözleşmemi yenileyemeyeceğimi üzülerek bildirmek zorunda kaldım…’’ 23 Aralık 1949 tarihinde Eckstein, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü ziyaret eder. İsmet İnönü, büyük bir nezaketle kapıya kadar uğurladığı bu büyük dosta, kendi portresini imzalayarak verir; “Ord.Prof.Eckstein’a Dostlukla İsmet İnönü’’

 

25 Aralık 1949 Pazar günü Ankara Garı tarihi ve mahşeri bir kalabalık yaşar. Eckstein ailesini uğurlamaya yüzlerce insan gelmişti. Profesörler, bakanlar, bürokratlar, öğrenciler, çocuklar istasyonu doldurmuştu. Dr.Albert Eckstein gözleri dolarak Vatan Gazetesine son sözlerini söyler; “Alman Devleti’nden davetiye aldım, savaş dolayısıyla Almanya’da deneyimli doktor azaldı.Ülkemin bana ihtiyacı var. 14 yıl içinde farklı ülkelerden altı kez davet aldım. Ancak ikinci yurdum Türkiye’den ayrılamadım. İki doçentim ve asistanlarım beni aratmayacaktır. Ankara’da Orta Anadolu için 300 yataklı bir çocuk hastanesini mutlaka kurunuz…’’

 

 

Dr.Erna Eckstein anlatıyor: “Türkiye’den ayrılırken gümrük müdürü pazar günü olmasına karşın geldi. Bir saat oturup kahve içtikten sonra şöyle bir soru sordu:-Beraberinizde ne götürmek istersiniz?...Ben Schummi’ye verilen tüm gümüş hediyeleri düşünüyordum. Ancak o bununla ilgilenmedi ve dedi ki:-Yoksul bir ülkeye gidiyorsunuz.Kaç kilo pirinç, şeker, çay ve kahve almak istersiniz?...Ben kahve götürmenin yasak olduğunu söyleyince yanıtı bizi çok etkiledi…-Bu ülkede bir Eckstein için neyin yasak olacağını öğrenmek isterim….’’

Kaynak: Bozkır Çocuklarına Bir Umut-Prof.Dr. Nejat AkarAlman Arkeoloji Enstitüsü-İstanbul




Sayı 7 (Mart - Nisan 2012)

Bu yazı 4100 defa okundu.