Benim Güzel Sinemalarım

Adana’nın Yazlık Sinemaları

17 Ağustos 1970 Pazartesi, saat 17.30 - 18.00 suları...                            .    
Saydam Caddesi üzerinde Havuzlubahçe Mahallesi ve Hürriyet mahallesinin kesiştiği köşedeki Yazlık Sema Sineması’nın önünde tatlı bir telaş yaşanıyor…
Teşrifatçı Sabahattin, insan irisi-kocaman gövdesinden beklenmeyecek bir çeviklikle, elindeki kartelâyı (sinema afişlerinin yer aldığı büyük pano, 1,5 metre x 2,5 metre) merdivenlerden kaldırıma indiriyor.
Gişeci Cumali, gişenin önünü ve kaldırımı süpürüyor alelacele ve gişeye geçip biletleri hazırlamaya başlıyor  (yer numaralarını basıyor biletlere). Salih, elde kovalarla su serpiyor beton zemine; güneşin sarı sıcağında kavrulan betondan hışır hışır seslerle beraber hafif bir buhar yükseliyor. Küçük Mustafa, bir elinde ıslak bezle sandalyelerdeki gazoz lekelerini silerken yerlerinden kaymış tahta sandalyelerin sırasını düzeltiyor. Kantinci İsmail, Ferah Bade gazozlarını kasalardan çıkarıp dizmeye başlıyor tahta sandığa. O sandık ki, zamanın buzdolabıdır; kalın tahta dilmelerle çakılmış sandığın çevresi kalın sac ile çevrilmiştir ki, içine konan buzun erimesini geciktirsin.
Geniş merdivenlerden koşarak iniyor İsmail, sinemanın altındaki buz fabrikasından 2 kalıp buz alıyor ve parçalara ayırdığı buzları elindeki kalın beze sararak çıkıyor yukarıya. Aklında sorular:


“Bugün Yılmaz Güney’in yeni filmi ‘Umut’un ilk günü, kaç kişi gelir acaba?’’
“Bu kadar gazoz yeter mi?’’
“Bir kalıp buz daha mı alsam ne?’’
Buz parçalarını yerleştiriyor gazoz sandığının içine yavaşça ve bir türkü çalmaya başlıyor ıslıkla.
Makinist Durmuş, ince sıska ayaklarını sürüyerek çıkıyor makina dairesine. Önce film bobinlerinin üzerindeki etiketi okuyor bir dua okur gibi: “Yılmaz Güney- Umut’’.

Allah Bol Kazanç Versin
Her yeni film bobinini açtığında yaptığı gibi, yavaşça öpüyor etiketi ve “Hayırlı olsun, Allah bol kazanç versin” diye mırıldanıyor. Film bobinini usulca, okşarcasına çıkarıyor teneke kutusundan ve kendinden büyük makinanın makarasına yerleştiriyor. Film bobininin bir ucunu tırnağıyla kaldırıyor ve “Bismillah’’ diyerek yerleştiriyor diğer makaranın içine. Kömürlü, devasa film makinası ve yeni film hazır artık.
Bir sigara yakıyor makinist Durmuş ve ağır aksak iniyor 10 basamaklı merdivenden. Ağzında sigarası, sinemayı çevreleyen bir metre yüksekliğindeki korkuluk duvarına tırmanıp siyah çerçeve perdesini çekmeye başlıyor. Hani film başlayınca, koca beyaz perdeye yansıyınca kareler, bedavacılar sağdan soldan rahat izleyemesin, diye, fırdolayı çekiliyor siyah perdeler. Sinema sahibi Kamil Bey, komşu berber Ali Usta’ya sesleniyor: “Ustam bir saç-sakal alıver be, bugün mühim misafirleri var sinemanın. Öyle Derviş gibi çıkmayalım ekâbirin karşısına.”
Sağa sola talimat yağdırıyor sonra: “Durmuş, sen de aç şu hoparlörleri başlasın müzik.’’
Yüksek ve hafif cızırtılı bir şarkı başlıyor sinemanın dev hoparlörlerinden “Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı…’’

Metin’in Yılmaz Güney’i...
Tuncel Kurtiz’i...
8 yaşını bugün dolduran Metin, elinde babasının sefertasları, küçük adımlarla yürürken evine doğru, büyülenmiş gibi duruyor sinemanın tam karşısındaki kaldırımın köşesinde. Sinemanın önündeki büyük afiş çekiyor, hemen karşıya geçiyor ve gişenin önünde buluyor kendini. Afişteki yüzleri inceliyor tek tek ve isimler kazınıyor belleğine: Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz, Gülşen Alnıaçık, Osman Alyanak…
Gişenin üstündeki bilet fiyatlarını okuyor ve hesap yapıyor kendince: “Babam ve annem gelmez; amcama söylersem beni de getirir mi acaba?’’ Konuyu nasıl açacağının ayrıntılarını kura kura yöneliyor evine doğru…


At arabasının üzerinde 18-20 yaşlarında bir delikanlı, elindeki teneke megafondan avaz avaz bağırıyor:
- Alooo! Alooo! Dikkat! Dikkat! Bu akşam yazlık Sema Sineması’nda…
At arabasının üstüne çatılmış iki pano üzerine bir yüzünde Ayhan Işık ve Belgin Doruk’un filminin afişi, diğer tarafta ise Yılmaz Güney’in filminin afişi yapıştırılmış. At arabasının arkasında mahallenin çocukları koşturuyor. Arabacı, arada bir, arabanın arkasına asılmak isteyen çocukları tehdit edercesine elindeki kırbacı arkaya sallıyor.

Dün Biz Sular’a Gittik
Evlerden birinin kapalı tahta pencere panjuru açılıyor…
-Kız, Ayşe ablaaaa!..
Sokağın karşı tarafındaki açık pencerenin demir parmaklıklarının ardından Ayşe görünüyor:
-Ne vaaar?
-Kız, akşama gidelim mi Sema Sine-ması’na?
-Biz dün akşam Sular’a gittik kız! Süleyman Abi bizi -üç ev- doldurdu at arabasının arkasına. Bir keyif, bir keyif…
-Bana neden haber etmedin kız? Çocukları toplar ben de gelirdim. Hangisine gittiniz?
- Ben “Sular’a gidelim” diyordum, Zübeyde tutturdu “Bahar’a gidelim” diye. Çocuklar da illa “Yabancı film seyredeceğiz, Gar’a gitmek istiyoruz” diye bir vaveyla tutturdular.
-Kalabalık gidince de böyle oluyor işte.
-Ama en sonunda benim istediğim oldu, Sular’a gittik.
-Ne oynuyordu?
-Nuri Sesigüzel’in “Günahımı Çekeceksin” filmi. Kız bir ağladık, bir ağladık!.. Haaa! Sinemaya girerken herkese kâğıttan mendil dağıttılar kız! Bak, getireyim de gör! Sakladım…
Laf lafı açar ve sonunda ya yemeğin dibi tutar ya da kazanda kireç kaymağı ile kaynayan beyaz çamaşırların suyu biter… Ama mutludur insancıklar…
Bir tanıdığın at arabasının taşıdığı birkaç aile, küçük çocuklar hariç adam başı 125 kuruş sinema bedeli, biraz karpuz çekirdeği, film arasında da çocuklara paylaştırılan bir gazoz, gözyaşları ve “Son”
Aynı at arabasıyla eve dönüşte çocuklar annelerin dizine başını koyup uyur, büyüklerse hâlâ filmdeki finalin etkisinde, filmin kahramanını kendi yaşamı ile özdeşleştirir…

Türk Sinemasında Adana Fenomeni
Bir dönemin en önemli eğlence mekânı yazlık sinemalar, Çukurova insanının en büyük, belki de tek eğlencesiydi. 1950-1980 yılları arasında Türkiye sinema endüstrisi içinde Çukurova’nın, özelde de Adana’nın vazgeçilemez bir konumu vardı. Öyle ki, bir dönem çekilecek Türk filmleri bile Adanalı sinema işletmecilerinin talebi, önerisi ve yönlendirmesiyle olmuştur. “Başrolünde Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit olsun… Konusu şöyle olsun…’’ gibi… Hatta yapım aşamasında Adanalı sinema işletmecileri filmlere ortak olmaktaydı. Birçok film Adana’dan giden avanslarla çekilmiştir.


1970 yılındaki sinema verilerini irdelediğimizde konuyu daha net özetlemiş oluruz. 1970 yılında tüm Türkiye’deki yazlık sinemaların sayısı 2.424’tür. Adana ve ilçelerindeki sinema salonu sayısı ise 200’ün üzerine çıkmıştır. Toplamda tüm Çukurova’da (Adana-Osmaniye ve ilçelerde) 154 adet yazlık sinema olduğunu belirtelim. Türkiye’nin 1970 yılı nüfusu 35.605.176 iken yıllık sinema bileti sayısı ise 246.662.310’dur. Yani her bir kişiye yaklaşık 7 bilet düşmektedir. Adana’da bu oran daha da yukarıdadır.
Adana’nın 1970 yılındaki toplam nüfusu (Osmaniye dâhil) 1.035.000 iken satılan yıllık sinema bileti sayısı 7.500.000’dir. Peki, şu anda Adana’nın toplam nüfusu 2.025.115 iken sinema seyircisi kaç kişi acaba? Onu da siz bulun dostlar, bizim yüreğimiz kaldırmadı…
1970 yılındaki 154 yazlık sinemadan bazılarını birlikte anımsayalım ve yıldızlarda kaybolup giden günlerimizi yâd edelim… Sema, Akkapı, Kervan, Lale, Şan, Halk, Nur, Bağdat, Çiçek, Denizli, Narlıca, Yeşilevler, Barkal, Aile, Emek, Esendam, Zafer, İstiklal, Melek, Cemalpaşa, Gar, Sular, Bahar, Köşk, Site, Güleryüz, Dünya, Venüs, Çamlık, Yavuzlar, Renk, Ses, Mehtap, Kanal…

Kaynak:
1)DİE nüfus verileri
2)Arif Can Güngör / Sanatta Yeterlik Tezi
(“Türk Sinemasının yerli dizilere etkisi ve seyirci ilişkisi’’)




Sayı 2 ( Mayıs - Haziran 2011 )

Bu yazı 2890 defa okundu.