Avrupada’ki Anadolu

Moskova denilince Kızıl Meydan’ın, masaldan çıkmış izlenimini veren, soğan kabuğu şeklindeki  St. Basil Katedrali’ni ve müzelerini anımsarsınız.
Moskova’nın kimliğinde bir de Puşkin özel rol oynamıştır.
Rus Edebiyatının önemli ismi Puşkin’in adını neredeyse Moskova’nın her yerinde görebilirsiniz… Puşkin adını taşıyan cadde... Veya park... Moskova Nehri’nde gezinti yapan gemi...

Ama en önemlisi Puşkin Müzesi...

 

Moskova, Müze ve Puşkin kelimeleri bir araya gelince, eğer sizin de damarlarınızda bilgi ve güzelliğe doyumsuz, coşkulu bir kan akıyorsa, ayaklarınız artık yolunu kendiliğinden bulur. Puşkin Müzesi’ne doğru gidersiniz.
Önemli bir kişinin ismini taşıyan müzeler genellikle o isimle ilgili biyografik alanlar olurlar.
Puşkin Müzesi sıradanlığı burada da yıkarak, şaşırtıcı bir görev üstleniyor. Puşkin Müzesi’nde Puşkin anlatılmıyor. Ruslar eski bir saraydan bozdukları bu binanın her salonunda, dünyayı değiştirmiş başka bir uygarlığı, gerçek (eğer gerçeğini bulamadılarsa imitasyon) eserlerle anlatmışlar. Zannederim bu yolla yurtdışına çıkma şansını yakalayamayan gençlerin, tüm uygarlıkları bir arada görerek, diyalektik bakış açısına ulaşmalarını hedeflemişler...
Müzeyi ziyaret eden bir genç, aynı anda, Mısır’ı da, Hitit’i de, Yunan’ı da, Truva’yı da görme şansına sahip...

Truva Hazinesi Nerede
Truva deyince aklıma geldi... Birkaç kez gezdim o önemli yeri... Ve itiraf edeyim hepsi de hayal kırıklığı idi benim için.Çünkü dünyanın en çok bildiği yerlerden biri olan Truva’nın maalesef en ilgi çekici şeyi, son yıllarda yapılmış olan sahte tahta attan başka bir şey değildi... Geride kalan ise bir iki sur kalıntısı ile, toprak yığını... Peki o çok övünülen Truva Hazineleri nerede?
Puşkin Müzesinin şaşırtıcı bir özelliği de burada işte... Hazinenin neredeyse hepsi bu müzede sergileniyor.
Nasıl olmuş da bir Anadolu Hazinesi taa Moskova’ya kadar gitmiş?.. Eğer merak ettiyseniz bunun öyküsünü de bitişikteki yazılarda bulabilirsiniz
Viyana’daki Efes                                                                                                            
Bir gün Viyana’yı geziyordum... İzmir Efes’i gezmemin üzerinden de neredeyse on yıl geçmişti... Meşhur Avusturya - Macaristan İmparatorluğu’nun Sarayı’nın hemen yanında tesadüfen,  Puşkin Müzesi ile kıyaslanacak kadar büyük olmamasına rağmen,  Barok mimarisinin güzelliği ile süslü bir bina ile karşılaştım. Kapısında da küçük bir levha vardı...  “Efes Müzesi...”                                                                                                                                       Önce tereddüt ettim... Bunun bizim Efes’le ilgisi var mı acaba? Sonra merakımı yenemeyip içeri girdim... Dikkatimi çeken heykel parçalarını sanki  daha önce bir yerlerde görmüştüm.                                                                                                                   Müzede önemli bir heykelden koparıldığı bir bakışta anlaşılan, kafa, el ve ayak parçaları bulunuyordu. Ve çok sayıda duvar süslemesi vardı...  Yani anlayacağınız, heykellerin gövdeleri ve taşınamayacak kadar kaba yerleri İzmir’deki Efes’teydi... Taşınabilir, kıymetli ve ince parçaları ise Viyana’daki Efes’teydi... Blok ağır taşlardan oluşmuş yapılar İzmir’deki Efes’teydi… Zarif duvar süslemeleri ise Viyana’da...                                                                                       

Hırsız’ın Heykeli
Viyana’daki Efes’te bir de başka bir heykel gördüm... Heykel değil, büst aslında.. Tarihi özelliği olmayan, alel acele yapıldığı belli, sıradan bir büst..  Altında da büst sahibine yakıştırılan sıfat ile, büst sahibinin ismi yazıyordu. “Efes’i kurtaran kahraman…Otto Bendorf” gibi bir şey yani...            
Müzeyi beraber gezdiğimiz eşimin kulağıma fısıldadığını hatırlıyorum.... “Dünyanın en büyük servetini çalan hırsız yazacaklarına, kahraman yazmışlar...”
İlk Hastane Bergama’da mı?                                                                     
Tıp tarihinin efsanevi babası Hipokrat, söylenceye göre, Anadolu’nun 3 farklı yerinde tıp okulu veya ilk hastane diyebileceğimiz, Eskülapyon diye isimlendirilen kuruluşları kurmuş. Bunlardan birinin Adana’nın Yumurtalık İlçesi’nde olduğunu biliyoruz... Diğeri ise günümüzde Yunanistan’a terkedilmiş Kos Adası’nda... Ama bunların en önemlisi Bergama’da... Bergama’daki Eskülapyon’da su tedavisinden(Hidroterapi), müzik ile tedaviye kadar dönemin en ileri tıbbi teknikleri uygulanırmış. O güne kadar iyileşmeyen hastaların şifa bulduğu bir yer olduğu için de, halk buradaki hekimlere kutsal sıfatlar yakıştırırmış. Takdir edersiniz ki, halkın böylesine itibar ettiği bir şeye karşı, devlet de kayıtsız kalamaz. Onlar da Bergama’ya en büyük tanrıları Zeus’a atfettikleri bir tapınak ve bir sunak yapmışlar.                                                                                                           Sunağın görkemi anlatmakla tarif edilemez... Görmek lazım... Görmek lazım ama, Bergama’ya gitseniz pek bir şey göremezsiniz... Sunağı görmek için taa Berlin’e gitmeniz gerekecek…
Çünkü 19 yy.ın sonunda Zeus Sunağı Bergama’dan Berlin’e götürülmüş. Ama Efes’in gidişine bakarak bunun da çalındığını zannetmeyin. Almanlar her bir taşın götürülmesi için padişahtan izin istemişler...                                                     
Padişah mı? “Bakın bakalım altın var mı aralarında... Altın yoksa götürebilirler” demiş. Ve onun kafalarının içinde beyin yerine taş taşıyan danışmanları, “Hayır efendim!... Hepsi taş parçası” diye yanıt vererek padişahı rahatlatmış(!).
Böylece Anadolu Uygarlğı, Avrupa’ya taşınıp durmuş ve Avrupa’nın içinde bir Anadolu oluşup, gitmiş. Biz ise bugün o Avrupa’ya gıpta ile bakıp, bizi de aralarına almaları için, yalvarmaktan beter tavizler veriyoruz.                                                   
Bu yüzden, bizlerin uygarlığın doğduğu topraklarda doğduğumuza inanasım bir türlü gelmiyor.

 

Tıp tarihinin efsanevi babası Hipokrat, Anadolu’nun üç farklı yerinde tıp okulu kurmuş: Adana, Bergama, Kos...

 

İlk Hastane Bergama’da mı?                                                                     
Tıp tarihinin efsanevi babası Hipokrat, söylenceye göre, Anadolu’nun 3 farklı yerinde tıp okulu veya Eskülapyon diye isimlendirilen yapıları kurmuş. Bunlardan birinin Adana’nın Yumurtalık İlçesi’nde olduğunu biliyoruz. Diğeri ise Yunanistan’daki Kos Adası’nda... Ama bunların en önemlisi Bergama’da...
Bergama’daki Eskülapyon’da su tedavisinden (Hidroterapi), müzik ile tedaviye kadar dönemin en ileri tıbbi teknikleri uygulanırmış. O güne kadar iyileşmeyen hastaların şifa bulduğu bir yer olduğu için de, halk buradaki hekimlere kutsal sıfatlar yakıştırırmış. Takdir edersiniz ki, halkın böylesine itibar ettiği bir şeye karşı, devlet de kayıtsız kalamaz. Onlar da Bergama’ya en büyük tanrıları Zeus’a atfettikleri bir tapınak ve bir sunak yapmışlar.                                                                                                           Sunağın görkemi, anlatmakla tarif edilemez... Görmek lazım... Görmek lazım ama, Bergama’ya gitseniz pek bir şey göremezsiniz... Sunağı görmek için ta Berlin’e gitmeniz gerekecek…
Çünkü 19 yy.ın sonunda Zeus Sunağı Bergama’dan Berlin’e götürülmüş. Ama Efes’in gidişine bakarak bunun da çalındığını zannetmeyin. Almanlar her bir taşın götürülmesi için padişahtan izin istemişler...                                                     
Padişah: “Bakın bakalım altın var mı aralarında... Altın yoksa götürebilirler” demiş. Ve onun, kafalarının içinde beyin yerine taş taşıyan danışmanları, “Hayır efendim! Hepsi taş parçası” diye yanıt vererek padişahı rahatlatmış(!)
Böylece Anadolu Uygarlğı, Avrupa’ya taşınıp durmuş ve Avrupa’nın içinde bir Anadolu oluşmuş. Biz ise bugün o Avrupa’ya gıpta ile bakıp, bizi de aralarına almaları için yalvarmaktan beter tavizler veriyoruz.                                                   
Bu yüzden bizlerin, uygarlığın doğduğu topraklarda doğduğumuza inanasım bir türlü gelmiyor.

 

Efes’i Kurtaran(!) Kişi
Efes Harabeleri ilk defa  Manisa-İzmir arasındaki demiryolu açılırken ortaya çıkmış. Demiryolu şantiyesinin şefi Alman, bulunan şeylerin önemli olabileceğini, bu yüzden korunmaya alınmaları gerektiğini padişaha bildirmiş…
Vezir-i Azam(!) beyefendi ise bulunan şeylerin sadece taş parçaları olduğundan bahsederek, şantiye şefine red cevabı yazmış.
Ama Efes o kadar geniş bir alana yayılı ki… Nereye dokunsan tarihi eser çıkıyor. Sonunda British Museum 1869’da Wood başkanlığında bölgeyi kazıp, birçok şeyi İngiltere’ye götürmüş…

1895’de ise kazı izni Avusturya lıların eline geçmiş. Otto Bendorf bir taraftan kazarken, diğer taraftan taşınabilir şeyleri Viyana’ya yollamış…Taşınamayacak heykellerin el, ayak ve kafa gibi  önemli parçalarını düzgün bir şekilde kopararak Avusturya’ya götürmüş. Padişah (Abdulhamit)  ise bu duruma “Bakın gidenler içinde altın var mı?” demekle yetinmiş.
Günümüzde Viyana’daki Efes Müzesi’nin içinde Otto Bendorf’un bir büstü bulunmaktadır. Büstün altında da “Efes’i Kurtaran Kişi” diye bir ibare bulunur.




Sayı 1 ( Mart - Nisan 2011 )

Bu yazı 4033 defa okundu.