Adana’da Mavi Saat ve Anılar

Güney rüzgarları eser, 
Bahçelerinde çiçekler açar, 
O kentin.
Yapraklar eylülde düşer yollara, 
Yağmurların zamanıdır ekim, 
Adana’da.
(Fevzi Acevit)
 
 
1.” Mavi Saat “
 
Vakit akşam üzeriydi. 
Tepenin ucunda oturmuş Deliçay Vadisi’ne bakıyordum.
Vadinin koynundaki tarlalar göl kıyısına uzanıyorlardı.
Göl suları ufka uzanan mavi bir gölge gibiydi.  
Dünya dönüyor güneş ufka doğru alçalıyordu. 
Gün vedaya hazırlanıyordu. 
Biraz sonra güneş renk şöleni sunarak solacaktı.  
Gün solarken akşamı getiren gölgeler inecekti ağır ağır.
Kuytu köşeleri ve şehri sarıp kuşatacaktı gölgeler.
Günün son renkleri yiterken mavi saat başlayacaktı.
 
 
 
2. Özgen Özgenal
 
 
Mavi saati ilk kez fotoğraf sanatçısı Özgen Özgenal’dan duymuştum.
7.Altın Koza Festivalinin hazırlık günleriydi (1993). 
Altın Koza’nın uzun uykusundan uyandırıldığı altıncı festivalde (1992) acemilik 
dönemini yaşamıştık. 7. Altın Koza için ise; göreceli de olsa bir şeyler 
öğrenerek yola çıkmıştık. 
Özgen Özgenal’i işte o yıl tanımıştım. 
Festivalin tanıtım filmini birlikte çalışarak üretmiştik. 
 “Adana fotoğrafları nasıl olsun” diye konuşurken mavi saatten söz etmiş,
demişti ki:  “ Fotoğrafları mavi saatte çekersek güzel olur.” 
 “ Mavi saat nedir?” demiştim. Anlatmıştı: 
Gün biterken göğün rengi ile günün son ışıkları birleşiyor dünyamız 
büyülü bir maviliği kuşanıyormuş. Ve mavi saat kısacık bir süreymiş. 
Şiirseldi, etkilenmiştim. 
“ Madem öyledir... fotoğrafları mavi saatte çekelim” demiştim.
Başarılı bir çalışma olmuştu. 
Tanıtım filminin kaydı İstanbul’da yapılmıştı. 
İşi, Özgen Özgenal takip etmişti. Sonra...
Özgen Özgenal ile birlikte 13 Adanalı sanatçıyı elim bir kazada yitirdik. 
Heyecanları gülen yüzleri gözlerimin önündeydi. 
İçimi çekerek ufka baktım...”Anılar...Ah anılar! “
Anıların hüzün vermemesi mümkün müydü hiç?
Gidenlerin yeri boş kalıyordu... 
*    *   *
Yıllar sonra ilk kez bir sigara yakmak istedim.
Günde iki paket sigarayı tükettiğim günleri anımsadım. 
Bırakalı 23 yıl olmuş...
Akşam üstü rüzgarı dallarda şarkı sölüyordu.
Kuşlar da öyle...
Yitirdiğimiz dostlar...
Yollarımızın ayrıldığı insanlar...
Bir bir geçiyorlardı anılar ekranımdan.
Anılarda fotoğraf karelerinde kalmışlardı.
Ve bir de rüyalarda... 
*    *   *
Rüyalar iyi ki var! Değil mi?
Rüya ortamı gizemli bir boyut...O ortamda zaman yok...Ölüm de yok.
Peki, mekân var mı? Var. Çünkü öyle görüyoruz.
Rüya ortamındaki olay ve insanları bir mekandaymışız gibi algılıyoruz.
Rüya ortamı sihirlidir...Orada uçuruma düşsen bile ölmezsin! 
Yitirdiğin aile fertlerini, can dostlarını düşte görür de öyle hasret giderirsin.
 
3. Akşam Getiren Sesleri Dinlerken
 
Adana’da akşam oluyordu. 
Akşamı getiren gölgelerle birlikte anılar da zamanın sislerini aşıp geliyorlardı. 
Böylesine yoğun duygu yüklü anlar yıpratıcı oluyor. 
Geçmişe bakıyor yitirdiklerinizi anımsıyorsunuz... 
Yerleri bomboş kalmış dostları... 
Yürek yakan eski sevdaları...
Ve kaybolan duygularınızı anımsıyorsunuz.
İlk gençliğin o umutlarla dopdolu heyecanı şimdi nerede?
Anılarla baş başa kaldığınızda kendinizle hesaplaşıyorsunuz. 
Çocukluğun masumiyeti uçup gitti.
Umut ve sevda yüklü gençlik de öyle.
Hatalar, pişmanlıklar, kırgınlıklar. 
Nisan yağmuru kadar kısa süren mutlu anlar.
Ve mutlu sonla bitmeyen sevdalar. 
Hepsi zamanın sisleri ardında kaldılar şimdi.
Hayata atıldık gerçeğin kayalarına çarptık.
Düş dünyamızın pırıltılı renkleri artık soldular.
 
 
4. Doğa İle Şarkı Söylemek
 
 
Anılardan ayırılıp doğayı dinledim rüzgarı ve kuşların şarkısını.
Sonra birden farkına vardım...
Bir şarkı mırıldanıyordum uzak geçmişten gelen. 
 “Akşamı getiren sesleri dinle...
Dinle de gönlümü alıver gitsin.”
Ya devamı?.. 
” Sahi devamı nasıldı bu şarkının? “
Devamı yoktu bu kadarını hatırlayabilmiştim. 
Ama şarkıya takılı kalmış gibiydim. 
Anımsadığım kadarını mırıldanıyor gerisini getiremiyordum. 
Sonra ansızın  şarkının sözleri de melodisi de çıkıp geldiler.
Seslerin yaşam verdiği anılar da aynı anda canlanıverdiler. 
Şarkı, Hüseyin Gökmen bestesiydi. Şiir, Necip Fazıl Kısakürek’e aitti.
Erciyes Sineması’ndaki bir konserde dinlemiştim o şarkıyı. 
Ellili yılların sonlarıydı bizim neslin ergenlik çağı...
 
 
5. Akşamı Getiren Sesleri Dinle
 
Akşamı getiren sesleri dinle
Dinle de gönlümü alıver gitsin.
Saçlarımdan tut yeşil gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin.
 
Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru bir yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin.
(Necip Fazıl Kısakürek)
 
 
 
6. Sesler Anılara Yaşam Veriyor
 
Sevdiğiniz şarkıları... 
Gönlünüzün tellerine dokunan melodileri düşününüz.
Her melodinin çağrıştırdığı anılar olduğunu farkedeceksiniz.
Seslerle olaylar insan ruhuna birlikte kayıt oluyorlar sanki. 
Bazı sözleri ya da sesleri olaylarla bağdaştırıyoruz.  
Eğer bir de bunu yıllar sonra yapıyorsak...
Sesler ve anılar el ele tutuşup geliyorlar. 
Tıpkı “Akşamı Getiren Sesleri Dinle” şarkısını anımsarken olduğu gibi.  
 
Sesler ve Anılar
 
Sesler...
Kimi zaman bir mutluluk sedası,
Kimi zaman da acıların yankısı
*    *    *
Sesler...
Gönüllerden süzülüp gelen,
Sazın tellerinde titreşen,
Yapraklarla söyleşen.
*    *    *
Sesler...
Nasıl da anlatırlar,
Kimi zaman sevdayı,
Kimi zaman da acıyı öfkeyi.
*    *    *
Bir ayrılık vaktinde,
Bir melodi işitirseniz eğer,
Hiç unutturmaz size nağmelerini.
Ne vakit yine duysanız,
Gurbetin sızısı çöker yüreğinize,
Yine ayrılık vaktidir sanki.
*   *   *
Sesler anılarla yaşar,
Anılar da seslerle,
Tıpkı içimizdeki çocuk,
İçimizdeki genç gibi,
Bizimledir onlar hep.
10 Ocak 2016... Adana
 Fevzi Acevit
 
 
7. Yaşamın Sonbaharı
 
 
Vadiye bakıp ormanı dinlerken Sait Faik’in bir hikayesi geldi aklıma.
Adı, “Yeis”di. Yeis, şiddetli üzüntü anlamındadır. 
Öyküyü bir dergide okumuştum, bir de fotoğraf kullanmışlardı:
Parktaki bir kanapede yalnız başına bir insan...
Kendimi Sait Faik öyküsü fotoğrafındaki insana benzetmiştim.
Ormanı kıyısnda oturmuş vadiye bakan bir insan.
Buraya güya manzara seyredip zihnimi boşaltmak için gelmiştim.
Kuş seslerini dinleyip gün batımını izleyecektim. 
Ne var ki hiç de öyle olmuyordu.
Anılar, arşivin kapılarını kırmış, gönlümü kuşatmışlardı.
Şimdi Tepebağ Orta Okulu’nun kapısındaydım. 
Ürkek adımlarla okulun cümle kapısından giren onüçündeki ben.
İlk okul geride kalmıştı ya kendimi büyümüş sanıyordum. 
Artık öğretmenlerimize, “ Hocam” diyecektik. 
Bu  değişiklik bile delikanlı olmuş gibi hissettiriyordu.
İşte günlerde kıvırcık saçlı biraz da bıçkın bir arkadaş edinmiştim; Selah...
Yazılarımızı okuyan değerli okurlarım anımsarlar. 
Önceki sayılarda şiirlerini ve yaşamından kesitleri paylaşmıştık. 
Geçende yine birlikteydik...
Bir süre şakalaşma ve geyik muhabbetinden sonra...
“ İşte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri” demiştik. 
Bir anda yıllar öncesine uzanıvermiştik.
Düşlerimizi paylaştığmız o ilk gençlik günleri...
Yılların ötesinden çıkıp gelivermişlerdi sanki...
Gönülleri umut yüklü sevda özleyen dostluğu kutsayan gençlerdik. 
Sohbet bir anda anıların mecrasına akıvermişti.
Yitirdiğimiz dostları konuştuk. Çoğunu rahmetle andık. 
Yer yer kırlaşmış saçlarına bakmıştım dostumun. 
O da fark etmişti bakışlarımın yönünü... 
“ Yıllar nasıl da geçiverdi öyle! ” demişti.
Sonra çantasından çıkarıp bana bir kaç sayfa yazı vermişti.
“ Bunlar yeni mi? ” demiştim...“ Sayılır...“ demişti: 
“ Sana okumadığım şiirler bunlar” 
Bir solukta okumuştum...
Yaşamın sonbaharında olduğumuzu.
Ömrün son akşamına yaklaştığımızı duyumsatan dizelerdi. 
Bir kaç mısrada öztelenivermiş bir yaşam...
 
8. Say ki Hoşçakal
 
 
Vakta ki gün gelir,
Kendimi, sorguladığım yerde
Bulurum...
 
Acele etmeliyim SEVGİLİ
Zaman kalmayabilir
Yaşamaya
*    *    *
Say ki hâlâ mahallenin
Boş arsasında
Top kovalayan,
Yalınayak çocukmuşum
Hayat;
Bez bir toptan ibaretmiş.
*    *    *
Say ki, hâlâ ortaokuldasın lisedesin
Özgür, serazat
Biraz da bıçkın
Bir o kadar duygu dolu.
*    *    *
Say ki henüz babam ölmemiş,
Dedem sağ, ninem Osmanlı kadını,
Dopdolu Anadolu...
Ölüm nedir, bilmemişim.
*    *    *
Say ki, hiç kavak yeli
Henüz esmemiş başından,
Yüreğin titrememiş,
Başın dönmemiş.
Toprak hiç kaymamış altından
Pıtrak pıtrak çoğalıp,
Yüreğin nar misali,
Çatlamamış.
*    *    *
Say ki, seni hiç görmemiş, tanımamışım
Bir düş kurmuşum
Eflatun renkli, giysili
Bir dünya kurmuşum, yaşanılası.
Düş buya, iki de oğlumuz olmuş
CAN gibi...
*    *    *
Say ki, dünden bugüne
Yaşadıklarımızın bir anlamı olmalı SEVGİLİ
Hayata dair.
Sevgiyi çoğaltmalı
Paylaşmayı bilmeli insan.
Ölümü bile güzelleştirmeli.
Bir dolu hüzün...
Ve soluksuz sevinç olmalı.
*    *    *
Acele etmeliyim SEVGİLİ
Zaman kalmayabilir
Yaşamaya.
*    *    *
Gönülde sonsuzca evlad ü Ayal,
SEVGİLİ,
Say ki HOŞÇAKAL!...
 
Adana...1.2.2014
Selahatin Mamay
 
 
Değerli Okurlarım 
Kelebekler bir ay, yapraklar bir mevsim, insan ise bir ömür yaşayabiliyor.
Bahar ve sonbahar bitki için de insan içinde geçerli. Hayatın her anını ölümsüzmüş gibi yaşamak, ancak bunu, insanı insan yapan değerleri çürütüp yok etmeden yapmak gerekiyor. 
Sevgi, sağlık ve mutluluk sizlerle olsun.
Bir başka yazıda buluşmak üzere hoşçakalın.
 
 
 
 
 



Sayı 34 (Eylül - Ekim2016)

Bu yazı 1552 defa okundu.