Adana’da Eski Bayramlar

İnsan sonsuzu ruhunda taşır.
Zaman, insana özgü bir algıdır, kozmik bir sırdır. Elle tutulamayan gözle görülemeyen bir boyuttur. Zamanı izleriyle fark ederiz. Doğrusal mı akıyor, küresel olarak mı genleşiyor; bilen yoktur...

 

Zaman nehri çırpıntılı dalgalarıyla *geçmişten geleceğe doğru akıyor.
Çocukluk çağından baktığımızda, geleceğe uzanan ömür yolu ne kadar da uzun görünüyordu.
Oysa gerçek öyle mi?..
İnsan ömrü nisan yağmuru gibi...
Yılların ardından baktığında bir de ne görüyorsun; ağarmış saçlar ve yorgun gözlerle geçmişe baktığını….
Geçmişte kalan olaylar, duygular, anıların sisli ambalajına sarıldıklarında değişiyor, büyülü bir hal alıyorlar.
Geçmişe özlem böyle doğuyor olmalı...
Çocukluğunuzu yaşadığınız yerleri  ziyaret ediniz. Geçmişe özlemin ne denli güçlü bir duygu olduğunu hemen fark edersiniz; anılar yağmur gibi sağanaklar halinde iner gönlünüze.
Çocukluğun kocaman gözlerle bakan hayretini... O çocuksu  coşkuyu bir kez daha yaşarsınız. Renkleri, duyguları, sevgisi farklıdır çocuk dünyamızın.
Bayramları da öyle...
Gelin değerli okurlarım Adana’da bir zamanlar bayramlar nasıl yaşanırdı sorusuna yanıt arayalım... O eski bayramlardan bir anı demetini, anılarımı örten  zamanın sisleri arasından çekip çıkaralım birlikte yaşayalım.

 

O Eski Bayramlar
1950’li yıllar...
O yıllarda Adana küçüktü, bahçeliydi, bağlıktı. Yazları tozlu, kışları çamurluydu ama güzeldi.
Adana’nın merkezi, Tepebağ’ın çevresinde odaklanmıştı. Kuzeyde İstasyon bi-nası’nı geçtiniz mi, evler seyrekleşir, bahçeler çoğalırdı.
Evimiz, havaalanın karşısında, Mersin yolu ile demiryolu arasına sıkışmış dar ve kısa bir sokaktaydı. Sokağın iki yanında evler... Evlerin yanlarında bahçeler ve bahçelerle evler arasında kalan çocuk dünyalarımızı kucaklayan boş arsalar…
O arsalar mahallenin çocukları için çok önemliydi çok... Oralarda oynar, yarışma savaşma, dost edinme, kazanma kaybetme gibi duyguları o arsalarda yaşardık.
Bir de çok daha büyük oyun alanımız vardı; havaalanının bize uçsuz bucaksız görünen arazisi... Şimdiki Havalimanı o yıllarda daha küçük çaptaydı. Çevresi tel örgülerle çevrili bir yasak bölge değildi. Büyüklerimizin oyun alanı da orasıydı. Mahalle maçları orada yapılırdı. Havaalanı arazisinden biz çocuklar da nasiplenirdik; oynayanları seyreder, akrep yakalar, kuzukulağı toplardık.
Kör Duran’ın Salıncağı
Bayram, çocuk dünyamızda bir sevinç ve mutluluk rüzgarı gibi eserdi. Bayramlarda sevgi kanatlarını açar biz çocukları sevgi ve ilgi dünyasının gökkuşağına uçururdu.
Bayram sabahı önce büyüklerin elleri öpülürdü. Bayram harçlığı öyle toplanırdı.
El öpme, sadece ev halkıyla sınırlı kalmazdı; mahalle dolaşılır, büyüklerin elleri öpülürdü. Kimisi şeker kimisi para verir sevindirirdi çocukları.
...

 

Bayram oyun ve eğlence dolu saatlerin, yeni giysilerin, bol cep harçlığının ve salıncakta dalga vurmanın günleriydi.
Anılarımı süsleyen ilk bayram etkinliğim, mahalleye kurulan bir salıncaktı.
Bakkal Kör Duran’ın salıncağı biz miniklerin ilk bayram heyecanıydı.
Kalın direkler arasına kurulan salıncağa 5 kuruş ödeyerek biner, heyecan çığlıkları ata ata dalga vurur, yukarı aşağı, yukarı aşağı sallanırdık. Kör Duran’ın, “ Yandı!”  nidası duyulduğunda, 5 kuruşluk eğlence hakkımızın bittiğini, yenisi için bir beş kuruş daha gerektiğini çok çabuk öğrenmiştik.
...

 

Biraz daha büyüdüğümüzde, Adana’nın asıl “Bayram Yeri” ni tanıdık.
İstasyon yakınındaki Demirspor Antrenman sahası üzerine kurulan Bayram yerinde ne ararsanız vardı. Rengarenk giysilerini giymiş çocuklar aileleriyle birlikte doluşurlardı oraya. Küçüklerimizin elleri büyüklerinin ellerinde, biraz büyümüşler kendi başımıza, bayram yerinin sunduğu “zenginlikleri” yaşardık. Salıncaklar, dönme dolaplar, insanların duvarlarına yapıştığı rotorlar... Üç atış 25 kuruş  üzerinden penaltı yarışları… Üçünü de gol yapıp kazandınız mı, çikolata alırdınız. Sigara paketlerine halka atılan pavyonlar vardı… Halkaların satışını genellikle bayanlar yaparlardı, kırıtarak genç müşterileri cezbeder kışkırtır, bir paket sigarayı bedava alayım derken on paket parasını kaptırıverirdiniz.
...


Aradan yıllar ve yıllar geçti...
Çocukluğumuzun bayramları ve o bayram yerleri artık yok. Bayramlardaki o eski coşku da yok.
Bayramlaşma geleneğimiz ise, çok şükür devam ediyor(!). Cepten bir mesaj ya da üç beş kelimelik kutlama ile yetiniyoruz…
İnsanın insanla kaynaştığı, büyüklerin değerinin bilindiği, çocukların sonuna kadar sevindirildiği o eski bayramlar, anılarda yaşanabiliyor artık.
Çocukluğumun kocaman gözlerinden bakarak yeniden o bayram günlerini yaşamayı bazen öylesine özlüyorum ki...

 

1960’lı Yıllar...
Aylardan nisandı.
Güney baharı tüm renkleri  aşk ve gençlik ikram eden turunç, portakal, limon çiçeği kokularıyla esiyordu.
Çukurova nisanını bilen bilir...
Karacaoğlan da ölümsüz dizelerinde;  o çiçek çiçek coşan bereketi, duygu dolu gönülleri söylememiş mi?.. “Çukurova bayramlığın giyerken” diyerek o büyüleyici o gönülleri coşturan insanları aşk sarhoşu yapan güneyin çiçek kokulu baharını anlatmamış mı?..
İşte yine öyle bir nisan günüydü.
Kadim dostlar buluşmuş sohbetteydik.
Cavit şalgamlarımızı doldururken sormuştu; “Abiler dene de ister misiniz?”
Baba Cahit her zamanki telaşı ile atılmış; “Denesiz olur mu! Koy koy...” diyerek kararı hepimiz adına vermişti.
Selah’la birlikte gülmüş ellerimizi teslimiz diyen bir ifade ile sallayarak deneli şalgamı kabullenmiştik. Biraz siyaset, biraz da sağdan soldan laflarken söz geçmişe kayıvermişti.
Anılara girince, yeniden, ortaokul lise çağındaki hınzır ele avuca sığmaz gençler oluvermiştik. Birlikte güldüğümüz ya da  üzüldüğümüz olayları, birimiz durup öteki tamamlayarak  anlatıyorduk. Söyleşinin bir yerinde Baba Cahit’in yüzüne durgun bir ifade gelmiş biraz hüzün biraz da hayret tınısı ile titreşen bir ses tonu ile şöyle sormuştu:
“Feyzi,  nasıl oldu bu iş? Yıllar ne çabuk geçti öyle? Hepimiz altmışlı yaşlara geliverdik!”
Kahkahalarla söze girmelerle süren sohbet yerini bir anda, avuçlarından gençlikleri kayan ve bunun nasıl olduğunu anlayamayan insanların hüzünlü bakışlarına terketmişti.
Can dostlarıma şöyle alıcı gözle baktığımda; ağaran saçları, yıpranan bedenleri, zamanın çizgilerini yaşamın yorgunluğunu yansıtan yüzlerini görmüştüm.
Yorgun gözleriyle bakarak; “Yaşam ne çabuk kayıp gidiyor elden?” diye soran arkadaşımın ilk gençlik çağındaki  duygulu heyecanlı yaşam enerjisi ile dop dolu halini anımsayıvermiştim...

 

Zamanın Sırrı
*Geçmişten geleceğe doğru akan zaman: Zaman sırrı üzerinde düşünürken farklı açıklamalar ve yorumlar yapılması kaçınılmazdır. Adı üstünde zaman kozmik bir sır... Geçmişten geleceğe doğru doğrusal bir çizgide mi akıyor? Ya da tıpkı big bang anında hiçlikte beliren o esrarlı ve minicik nokta gibi küresel midir? Zamanı, doğrusal bir çizgide geçmişten geleceğe doğru akıyor şeklinde algılamamız biz insanlara özgü bir yanılsama mıdır?  Zaman, big bang anının küresel biçimde genleşmesi midir? Bunlar bilinmiyor... Bilebildiğimiz şudur: Zaman, biz insanların algılayış şekline göre geçmişten geleceğe doğru akmaktadır, olayların birbirini izleyişinden dolayı zamanı böyle algılamaktayız.


Yazı: Fevzi Acevit
Fotoğraf: Hançerli Color Arşivi
(İbrahim Hançerli)




Sayı 3 ( Temmuz - Ağustos 2011 )

Bu yazı 3781 defa okundu.