Adana, Sanat ve.. Prof. Yalçın Yüreğir

Çukurova Üniversitesi efsanevi rektörü Mithat Özsan: “Bana hiçbir şey vermeyin; ama Yalçın’a Konservatuar’ı verin!”


Adana Fransızlar tarafından işgal edilmiş... Ahmet Remzi halkı işgale karşı bilinçlendirmek için bir gazete çıkarmak istiyor. Ama para yok. Gazeteyi helva kâğıdına basmayı dahi göze alarak Adana Gazetesi’ni çıkarıyorlar. 25 Aralık 1918’de ilk nüsha… Arkasından dört nüsha daha geliyor. “İşgale karşı direnin!” diye feryat eden gazeteye Fransızlar baskın yapıp kapatıyor. Bu kez 6-7- 8. nüshalar Yeni Adana adı ile çıkıyor...
Çıkış o çıkış, zorlu yollara rağmen o günden beri çıkar Yeni Adana Gazetesi…
“8. Nüshadan sonra Fransızlar babamın evini basıyorlar. Aramada silah buluyorlar ve babam kadın kıyafetiyle Tas Köprü üzerinden, Boğazlıyan’a arkadaşının yanına gidiyor. Avni Doğan o zamanlar Boğazlıyan Kaymakamı… Babamın en yakın arkadaşı ve kader ortağı. Babam bir müddet orada kaldıktan sonra Adana’da Milli Cephe kurulunca bu tarafa geri dönüyor...”

“Karaisalı İstasyonu’nda 9.sayı; 10 -11-12. sayı ise Belemedik köyünde bulunan tren vagonunda çıkıyor, o zamanın olanakları gazetenin sadece kömür tozu ile baskısına izin veriyor. Pozantı bizimkilerin eline geçince 186. sayıya kadar Pozantı’da çıkıyor...”

Ben Şanslıyım

Bu öyküyü bugünün gençleri ne kadar hatırlar? Ben ise şansımı yendim ve öyküyü bana aktaracak çok önemli birisi ile tanıştım. Çukurova Üniversitesinde birçok fakültenin binasında emeği olan biri... Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın kurucusu ve ilk müdürü...
Müzik Profesörü... Ahmet Remzi Yüreğir’in oğlu, Yalçın Yüreğir’den bahsediyorum.
Eşi Güneş Yüreğir Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Ana Bilim Dalı kurucusu... Adana’daki birçok doktorun hocası... Yeni Adana Gazetesi çok önemli; ama Yalçın Yüreğir’in önemi sadece oradan gelmiyor. Adana’da klasik müziğin yer etmesi, devlet konservatuarının kurulması hatta Çukurova Senfoni Orkestrası’nın varlığı üzerinde onun önemli rolü var. Biz bu köşemizde onun sanatla ilgili bu yanına, sanatçı Yalçın Yüreğir’e yer vermek istedik...


Altınşehir Adana: Yalçın Bey bize eğitim sürecinizden bahseder misiniz?
Yalçın Yüreğir: 1953 yılında Robert Koleji’nin (Şimdiki Boğaziçi Üniversitesi) Mühendislik Yüksek Okulu’nu bitirince master için ABD’ye gittim. Bu arada Robert Koleji’ne müzik hocası olarak gelen, ayrıca organist olan David Fuller bana, gidiceksem Boston’ı seçmemi önermişti. Orada çok güzel bir orkestra olduğunu söyleyince de orayı yazdım...
Aslında mühendislik bahane oldu. Bir yıl zemin mekaniğinde okuyup Harvard Üniversitesi’nde master yapınca ABD’de çalışma olanağım oldu ve bir mühendislik firmasına girdim...
A.A: Mühendislik firmasında ki işiniz, müzik kariyerinizi ne kadar etkiledi?
Y.Y: Boston’ın ünlü bir orkestrası vardı. Orkestrayı dinlemek için ben ve Güneş(eşi) her cuma konser salonuna giderdik. Buradan aldığım istekle öğlene kadar firmada çalışırken akşamları da müzik bölümüne devam etmeye karar verdim. Çeşitli sınavlardan sonra Ann Arbor şehrinin Michigan Üniversitesi’nde, müzik ve kompozisyon bölümü lisansının 3. Sınıfına beni aldılar. Burayı bitirdikten sonra da müzikte master derecesi aldım. Müzik eğitimi için devlet para vermiyordu ama ben kendimden vererek devam ettim. Müzik bir “aşk” çünkü...

Konu “aşk”tan açılınca, bir an durakladım... Malum sihirli bir kelime... Bu sihirli yaşayanlar bilir. Bu aşkı tatmış Yalçın hoca ile sohbete devam ettik...

“Bütün Gazeteler Yayın Yasaklarıyla Çıkan Gazetelerdi, 500 Kilo Bize, 8 Ton Gazete Kağıdı Diğer Tarafa Verirlerdi”

“1958 yılı Adana’ya döndüm ve askere gittim... Aralık 1960 başında terhis oldum. Yeni Adana Gazetesi’nin başındaki kardeşim Çetin (Yüregir) benden sonra askere gidince gazete bana kaldı. En civcivli dönemde birbuçuk yıl gazetecilik yaptım. 27 Mayıs ihtilalinden hemen öncesini bahsediyorum... Bütün gazeteler yayın yasaklarıyla çıkardı. Muhalif gazetelere engeller konurdu. Örneğin bize 500 kilo gazete kağıdı verilirken başka bir gazeteye 8 ton verilebilirdi. Çetin askerden dönünce bu işten kurtuldum ve Ertuğrul Arf ile beraber bir mühendislik bürosu açtık…

Tüm bunlara rağmen müzik hayatımdan hiç kopmadı. Bir taraftan işim diğer taraftan müzik... Tüm olanaksızlıklara rağmen, Adana Halkevi müzik kolu yöneticisi oldum. Bu bize en azından 6-8 konser verdirme şansını yakaladı. Şu an yıkılmış olan Atatürk Gençlik Sarayını da kullanıp öğrencilere ve halka açık konserler düzenledik. Bu konserler ve tabii ki Halkevi yöneticiliğim 1978 - 80 e kadar sürdü...
Bu sözler beni bir ucunda durduğum zaman tünelinin öbür ucunu düşünmeye itti... 1980 ve Halkevi... Ne kadar zor yıllar, bu nasıl bir müzik aşkı? Sormaya devam ettim;
A.A: Müziğe olan ilginiz aileden mi geliyor?
Y.Y: Aslında annem keman çalıyordu. Ancak küçüklüğümde aile içerisinde çalan taş plakların da mutlaka katkısı olmuştur. Ayrıca entelektüel bir ortamda yetişmem de bunda etkili oldu.

Konservatuarın Çıkış Noktası

A.A: Konservatuar fikri nereden doğdu?
Y.Y: “Üniversitede konservatuar kurulması konusunda Halkevi yöneticiliğim sırasındaki sanatsal aktivitelerim etkili olmuştur zannederim. Zaten beni üniversitenin Yapı İşleri Daire Başkanı olarak göreve başlattılar. O sırada Güzel Sanatlar Bölümü binası yapılmıştı (şu an üniversitede saat kulesinin bulunduğu bina). Güzel Sanatlar Bölümünde seçmeli olarak öğrencilere Çok Sesli Müzik, Solfej ve Türk Müziği Çalgıları dersleri veriyorduk. Bu yer küçük bir müzik okulu halini almıştı. Konservatuar buradan hazırlandı diye düşünüyorum...
Bir konservatuarın kurulması ve insanlara ulaşması, müzisyen yetiştirerek Adana müziğine önemli katkıda bulundu.

Mithat Bey “Bana Hiçbir Şey Vermeyin Ama Yalçın’a Konservatuarı Verin” Dedi

Konservatuarın kurulma öyküsünü hiç de kolay bir süreç olmamış.
“Yapı İşleri Daire Başkanı olarak her Ağustos ayında Devlet Planlama Teşkilatında yeni bütçenin görüşüldüğü toplantılara Rektör Bey’le katılırdım. O zaman rektör efsanevi Mithat Özsan...
Bu sırada Hikmet Şimşek Adana’da Senfoni Orkestrasının kurulmasına çaba sarf ediyor. O bize üniversitede konservatuar kurmamızı önerdi...
Mithat Bey ile üniversiteyi geliştirme konusunda sohbet ederken konservatuarı gündeme getirdim. Konservatuarın bütçesini talep ettik ve ödenek aldık… Şimdi ki Büyük Amfi binasında oditoryum alanı kaba inşaat olarak duruyordu, ilk önce orayı canlandırdık. 1982 yılında iç akustik yalıtımını sağladık. Koltukları ise dışarıda beraber çalışmış olduğum mimar Ertuğrul Arf’in katkıları ile yerine koyduk ve oditoryum kullanılır hale geldi...

Buranın 1982 yılında ki açılış konserinde Ankara’dan müzisyenler geldi ve konser verdiler. O zaman Adana Halkevi’nin de yöneticisi olduğum için sanatçılarla aramız iyiydi ve konserleri rahat düzenliyorduk... Bu konserler sayesinde başta Mithat Bey olmak üzere yöneticiler arasında bir güven oluşturmuştum. Bu güven sayesinde ben konservatuarın kurulmasını istediğimde Rektör Mithat Özsan Devlet Planlama Teşkilatı’na “Bana hiçbir şey vermeyin ama Yalçın’a konservatuarı verin” dedi... Ve binanın ödeneği böyle çıktı..

Binanın Ödeneğini Aldıktan Sonra 2 Katı Kızlar Ve Erkekler Yatakhanesi Olarak Başladık

Yalçın Yüreğir: “Müzik bir emek ve yetenek işidir, o dönemde çok seçici davranıyorduk” diyerek konservatuarı nasıl bir titizlikle kurduklarını anlattığında, bende müzik için sadece aşkın yetmediği, birilerinin de bu aşkın gücü ile çabalaması gerektiği fikri doğdu...
“Aslında biz buraya başlarken Ankara’daki Devlet Konservatuarı modelini seçmiştik. Ülkenin her yerinden yatılı öğrenci alacaktık, sadece Adana’daki yetenekli çocukları değil; Kozan, Osmaniye gibi yerlerde yaşayan tüm çevre illeri ve ilçeleri kapsayan bir plan vardı. Bu binanın da ödeneğini aldıktan sonra, 2 kat kızlar ve erkekler yatakhanesi yaparak projeyi uygulamaya başladık. Alttaki 2 katta yalıtılmış stüdyolar vardı. Ben 1999 yılında emekli oldum. Benden sonra tabi ki başka müdürler geldi ve yatakhaneyi kaldırdılar, bu hataydı... Kırsal alandaki çocuğa nasıl ulaşacağız, köylerde, ilçelerde yaşayan çocukları nasıl eğiteceğiz? Yatılı bölümün kapanması bir kayıptır...”
Konu Güneş Yüreğir’den açılınca pencereden hafif bir ışık sızdığını gördüm, bu ışık Yalçın Yüreğir’ in Güneş’i idi...  Tıp Fakültesinin efsanevi hocası Güneş Yüreğir...

“Eşim Adanalı bir çiftçi ailenin çocuğu... Amerikan Kız Kolejinde okumuş... Biz ABD’de tanıştık. Ben babasını tanıyorum, Bürücek yaylasından kendisi ile tanışmışlığım var. Babası babamın arkadaşıydı. Orada tanıştık, anlaştık ve evlendik. Oğlumuz Korkut ABD’de doğdu, ben masterı bitirdikten sonra buraya döndük.
A.A: Güneş Hanım da müziği sever mi?
Y.Y: Çok iyi bir dinleyicidir... O zamanlar Boston Senfoni Orkestrası biletlerini almaya çalışırdık. Tabi ki çok talep var, çoğu zaman yan yana yer bulamazdık...
Birimiz balkonun bir köşesinde diğerimiz öbür köşesinde...(Gülüyor)

Kendisi biyokimyacıdır. Boston’da Tufts Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Biyokimya Bölümünde okuyordu. Adana’ya gelince ilk zamanlar Abidinpaşa Caddesi’nde babamdan kalan evin alt katında laboratuar açtı... Devlet Hastanesi’nde Biyokimya mütahasısı olarak ta saat 14’e kadar çalışır sonra laboratuara gelirdi. Sonra Devlet Hastanesi’nden, Numune Hastanesine geçti. Bu dönemde tıp fakültesinin kuruluşuna katıldı.A
“Çukurova Üniversitesinin İlk Kurucuları Numune Hastanesi’nin Hekimleridir” Üniversitede görev alan Güneş Biyokimya dalında, doçent, profesör unvanları aldı ve buradan da emekli oldu şu an Adana’da görev yapan birçok doktorun ve profesörün hocasıdır. Adana Devlet Konservatuarının kurulmasında da manevi olarak çok katkısı olmuştur. Eskiden Tıp Fakültesinin Güneş’i idi, şimdi ise sadece benim Güneş’im...

 

Abdülmecid’in Piyanosu ve Adana

Restorasyon çalışmasını Adanalı hattat ve ressam Mesut Dikel’in gerçekleştirdiği Abdülmecid’e ait piyano’nun da bir öyküsü var. Şu an devlet konservatuarında bulunan bu piyanonun öyküsü şöyle:
Piyano Osmanlı Padişahı Abdülmecit Efendi için yapıldı. Fakat 1861 yılında öldüğü için fazla kullanamadı. Bu piyano vasıtasıyla müziğe ve sanata düşkün olan kızları o dönemde müzik dersi aldılar. O dönemde aynı firmanın yaptığı dört piyano vardı, ancak bunlar saraydan bir şekilde dışarı çıkartıldılar. Piyanist Mithat Fenmen’in 1950’de yazdığı kitabından elde ettikleri bilgilere göre piyanonun aslında Sultan Abdülaziz için değil Abdülmecit için yaptırıldığı, o nedenle de üzerine Abdülmecit’in tuğrasının işlendiği biliniyor.

Mesut Dikel, piyanoyla ilgili şunları söyledi: “Avusturya’nın en ünlü piyano üreticilerinden Friedrich Ehrbar tarafından özel olarak yapılan piyano, Cumhuriyet’in ilanından sonra bazı saray mallarının satışı sırasında Adanalı bir tüccar tarafından satın alınarak Adana’ya getirilmiş. Tüccarın iflasından sonra el değiştiren piyanonun son durağı Adana Kulübü olmuş. 1992 yılında dernek binası yıkılırken çöpe atılmak istenen piyanodan tesadüfen haberi olan dönemin Ç.Ü. Genel Sekreteri Adnan Tibet ve Konservatuar Müdürü Yalçın Yüreğir piyanoyu Ç.Ü. Devlet Konservatuarına kazandırmış. Burada yapılan incelemede piyanonun Abdülmecid için yapıldığı ancak o öldükten sonra Abdülaziz’e gönderildiği belirlendi ve yeniden hayat bulması için üniversite kaynak sağlarken, konservatuarda piyanonun onarımı için özel bir atölye hazırlandı ve onarım, gerçekleştirildi”.
 




Sayı 2 ( Mayıs - Haziran 2011 )

Bu yazı 4525 defa okundu.